Blog

Şarap ve İnsan

İnsanlar şarap gibidir. Kötüsünü hemen anlarsın da iyisini anlamak ustalık ister, zaman ister.

İnsanlarla tanışıklık da şarap tadımına benzer biraz.

IMG_20191213_184618_996

İlk tanışıklık henüz açılan şişeden ilk yudum gibidir. Bilirsin bir şeyler, anlarsın, tahmin edersin.

Hele bir de tanıdık bir şarap ise etiketi, içeriği ön yargılarımızı harekete geçirir. Ezber çalışır.

Biraz sabredip tadıma devam ettikçe yeni tatlar, kokular, yorumlar çıkar. Beklentiler değişir. İlk düşündüğümüz farklılaşır.

Şarap içini döker sanki. Artık size, yıllanırken geçmişinin onun nasıl şekillendirmiş olduğunu anlatır. Geçmişten getirdiği, geleceğe götüreceği kapasitesi, oluş hali ortaya çıkmaya başlar.

Yudum yudum tadım yerine hızla da tüketebilirsiniz. Ne şarabın ne tatların ne de an’ın farkına varırsın. “İşte öyle bir şaraptı, bir tat bıraktı damakta. Çekip gitti”.

Yaşam belki bize her yudumda her bardakta damağımızda tat bırakacak insanlarla muhabbeti birlikte olmayı arama sanatı.

Damağınızda şarabın tadı, yanınızda insanın hası eksik olmasın.

13.12.2019

Hayattaki Denge Anı

Hayatın kendisi bir denge.

O anki varoluş halimizin. İyiliklerimizin, kötülüklerimizin. Bildiklerimiz bilmediklerimizin, unuttuklarımızın, hasır altı edip ötelediklerimizin. Artıların, eksilerin, bugünümüzün, gelecek hayallerimizin hepsinin bir bütünü.

IMG-20190814-WA0012-01 (002)

O nedenledir ki hayat sürekli değişim içerisindedir. Her gün yeni bir denge kurulur yaşanmışlıklarla. Hayatımızda bazen artılar değer kazanır, bazen sağlığımız iyi olmaz. Bazen umut sonlanır, kaygılar artar; bazen bulutların üzerinde uçarız. Bir iş gelir, beklenmedik bir kısmet, bir müşteri vazgeçer, istediğimiz kadar gelirimiz olmaz. Bir dost arar ansızın, beklenen telefon mesaj gelmez.

Hayat öyle bir dengededir ki tekrar aynı dengeyi gel yap deseler yapamayacağın. Çünkü bir önceki dengeyi kurarken elde ettiğimiz deneyimlerle değişmişizdir. O nedenledir ki her zaman daha güzel daha umutlu daha pozitif yarınlar için yeni bir denge umudu var olacaktır.

İnsanlar iki soydan gelir; İnekler ve tavuklar

İnsanlar kabaca iki soydan gelir derler. İnekler ve tavuklar.

İnek dediğin hayvan sakin sakin otlar. Yavaş hareket eder. Günde 20 litre süt verir. Köyün haberi bile olmaz. Hemen her gün de verir. Bazen az bazen biraz fazla.

Tavuk dediğin ise sürekli bir koşuşturmaca içindedir. Habire gagalar bir şeyi. Sakinlik hak getire. Hele bir de yumurta verdi mi tüm köy duyar. Her gün de vermez.

Etrafımıza baktığımızda insanların davranışları açısında inekler ve tavuklar ile benzerliklerini  görürüz. Yaptığı işi abartan, illa el aleme duyuran hak ettiği ilgiden fazlasını isteyen, çalışıyormuş gibi görünen tipler vardır. Ama gün sonu geldiğinde ürettiği incir çekirdeğini doyurmaz. İlgi isterler, beğenilmek, ödüllendirilmek isterler. Biraz az ilgi olsa yumurtadan kesilirler.

İnek gibi olanlar ise sessiz sedasız işine odaklanan+, zamanının çoğunu hedeflerine yönelik geçiren uysal, uyumlu, bir köşede abartısız tiplerdir. Çok da seslerini, gösterişlerini abartılarını, dünyayı ben yarattım havalarını duymazsınız, görmezsiniz. Mütevazidirler. “Yok canım”cıdırlar. İltifatı da alamazlar. Ama bol bol verirler. İşinin büyüğünü onlar yapmıştır ama sesi çıkan başkasıdır. İnek olmak da tabii ayıp değil tavuk olmakta bütün iş hakkını almakta, bunların farkına varıp ne bir yumurta için avaz avaz bağırmak ne 20 litre içip sesiz kalıp hak ettiğinden daha azını almak.

Hayatın farklı alanlarında farklı kimliklerimizde (ebeveyn, patron, çalışan, arkadaş, sevgili, evlat..)  kısmen veya tamamen inek de tavuk da olabiliriz. Bunları dengelemektir hayat. Farkında olmak ve kendimize göre esneyebilmektir, uçlar arasında.

30.07.2019

Trans Kaz Dağı Yürüyüşü; Yürürken Baktın mı? Gördün mü?

Doğa, özellikle dağlar ve uzun yürüyüşler bana iyi geliyor, biliyorum. 11-15 Temmuz arası Kemal Milani ve rehberimiz İsmail Bakır ile yaptığımız 110 km’lik Kaz Dağı Trans yürüyüşünde bunu bir kez daha hissettim.

Doğanın olduğu gibi olma halindeki enerjisi, çeşitliliği, uyumu, umarsızlığı, zenginliği, diğer bitki hayvan her türlü canlıya kucak açışı, sürprizleri hep bir bütünün parçası. Müthiş bir eko sistem. Sanırım sadece insan oğlu en uyumsuz olanı ve fazlalık.

Çok kere yalnız yürüyüşler yaptım. Sadece iç sesimi ve doğanın sesini dinlemek için. İnsan türünün az olduğu yerlerde kalıp sadece ağaçları, kuşları, böcekleri, rüzgârı, güneşi, denizi, suyu, dereyi görmek duymak hissetmek için. Sinop’un ücra kıyılarında dolaşıp denizin dalgalarına karışmışlığım da, Verçenik Dağı eteklerinden fırtına deresi boyunca denize yürümüşlüğüm de, Bolu’nun köylerinde Google amca sayesinde bulduğum rotalarda sürü köpeklerine telef olmadan dolaşmışlığım da, daha lisede iken Gökçeada’nın bakir doğasında alıp başımı kaybolmuşluğum da var. İstanbul da ise Büyükada, Burgaz ve Heybeliada’nın arka tarafları (dönüş ve gidiş kalabalığını saymazsak) hızlı bir kaçış için ideal mekanlar. 

Kaz dağı yürüyüşü gerçekten uzundu. Her gün 13-14 saat arası yürümek, inişli çıkışlı, taşlı bazen patika bazen orman yolunda 20 kg’dan fazla malzeme ile dolu sırt çantasının ağırlığı ile yapmak iyi bir deneyim oldu. Az mola, uzun ve tempolu yavaş yürüme, kimi zaman güneş, rüzgâr son gün yağmurla birlikte sürekli havaya doğaya ve kendi bedenimizin durumuna uyum gerektiriyor. Hem ruhen hem fiziken kararlılık ve sürdürülebilir enerji istiyor. Dün yürüyüş bitti sayılır son 15 km dendiğinde veya artık bitti 1,5 saat kaldı diye konuşulduğunda 110 km’nin son 5 km si veya günlerce süren yürüyüşün son saati. İnsan hem kendini, enerjisini, fiziksel kapasitesini hem de ruhsal durumunu daha iyi sorguluyor ve tanıyor. Sırt da 20 kg yük olmasa belki çok daha hızlı tamamlanacak bir rota ve mesafe. Yine de bu mesafeleri bir günde koşan veya yüksek irtifalı koşulara katılan arkadaşlarımı saygıyla takdirle ediyorum, anlıyorum. 

Rotanın detayları için rehberimiz İsmail Bakır’ın daha önce Vikiloc’a kaydettiği rotayı izledik. Ama siz siz olun yine de bir bilenle gidin derim. O mevsimde akan akmayan çeşmeler, konaklama yerleri, normal patika ve köy yollarının dışına çıkılan alanlar, ilginç 4-5 yol ağızları sizi birden ya Bayramiç, Altınoluk’a ya da Edremit’in bir köyüne indirebilir şanslı iseniz. Ya da çangılın ortasında veya dik bir vadide, kayalıklarda  kalırsınız.

Yine de rotayı vereyim.

https://tr.wikiloc.com/gezi-yuruyus-rotalari/ayvacik-yenicam-kaz-dagi-zirve-yenice-ilce-merkezi-transi-28296886

201907kazdagirota

Yol boyunca çok çeşitli bitki örtüsü ve zengin bir canlı hayat bize eşlik etti. Çok büyük kalın köklü çam ağaçları da vardı, uzun ince belki 30 40 metrelik olanlarda. Göknar da, köklerini toprağın dışına da cömertçe salan kayın da, meşe de, kestane de, çınar da, dallı kavak da. Daha niceleri. Bir yerde koruma altına alınmış üç kestane ağacı vardı. Hani asırlık çınarlar olur ya işte öyle yaşlı, birkaç kişinin sarabileceği kalınlıkta kökü olan.

Saygı ile sarılmak kucaklamak geldi içinden. Yaptım. Bıraksalar orada kalırdım.

20190714_120629-01goz

Bu gördüğüm göz ise başka. Kesilmiş bir ağaçtan ortaya çıkmış. O mu beni gördü o haliyle ben mi onu gördüm bilemiyorum. Bakınarak yürüyordum yollarda ve azını görüyordum güzelliklerin. Bir yerde dağ çileği gördüm üzerinde dağ çileği yoktu. Yol boyunca daha dikkatli bakınca dağ çileği olanları da gördüm. Böğürtlenler çiçeklenmiş ama henüz olgunlaşmamıştı. Ama ısrarla bakınca arada erkenci üç beşini gördüm. Kaz dağlarında fındık da gördüm, renkli renkli yabani erik de. Yeşil elma da vardı henüz ekşi, renklenmeye başlayan da.

Baktığımız yeri görürüz ya öyle. Hayatımız da neresine baksak olumlu olumsuz tarafına, güzelliklere hayal kırıklıklarına, hoşluklara, kaygı verici şeylere, dostluklara, bizi üzenlere, gelenlere, ayrılıp gidenlere… Nereye baksak orayı görürüz. Aslolan belki kalp gözünü de açıp bırakmak olası her güzelliğe hoşluğa ve gelecek olan ne ise ona direnmemek.

“ben ağaçta bir yaprak rüzgar savurur beni

Ben denizde bir gemi dalgalar vurur beni” gibi. Çok da önemli değiliz gibi bakınca doğaya.. Bir yaprak, hadi hadi denizde bir gemi.

https://www.youtube.com/watch?v=q6srar4Hd-w0

İsmail Hakkı Demircioğlu bestesi, Şevval Sam sesinden ayrı bir güzel.

Size iyi gelen şeyleri bulun ve sahip çıkın. Her ne ise. Her kim ise.

2 Temmuzlar Olur mu? Olur.

10binin üzerinde bir kalabalık; Cuma namazı sonrası gittikçe artarak Madımak Oteline giderler. O gün oteli ve içindekileri insanları yaktıktan sonra huşu içerisinde burunları bile kanamadan evlerine gittiler, haberleri izlediler. Protesto edip insanları/kafirleri katlettikleri için belki sevap işleyip cennete gideceklerini düşündüler, onun hayali kurdular. Oturup TV izlediler, yemek yediler, çekirdek çitlediler, eşlerini, çocuklarını torunlarını sevdiler.

Onların çocukları büyüdü. O babanın, amcanın, dedenin  annenin çocukları onlarca yıldır yaşamaya devam ediyor ve onların da belki çocukları oldu. Baban/deden ne yapardı gençlikte diye anılarını belki anlatıyorlardır; “Hatırlıyorum.Hiç unutmam bir gün Cuma namazı sonrası Aziz Nesin’in bir kitabi vardi. Adını unuttum onu protesto etmek için topluca Madımak oteli yakmıştık. Kafirleri bu dünyada ateşe atmıştık. 33’ünü yakarak öldürdük. Bir grup elimizden kaçmıştı”.. diye anılarını anlatıyordur. Torunlarının başını okşayarak.

Bugün devlet büyüklerimizin resminin olduğu gazetenin üzerine bassan, alimallah hele bir de kazayla mangalı tutuşturmak için yaksan daha çok ceza alırsın. O gün insan yakanlar ceza almadı. Bugünde yakmaya katletmeye teşebbüs edenler demeç verenler plan yapanlar almıyor. Değişen bir şey yok yani. Konu devletsel/kültürel bir bakış açısı. Bir parti, iktidar veya grupla ilgili değil. Sadece yakanları katledenleri koruyup kollama düzeyi değişiyor.

Geçmişimizle yüzleşmedikten sonra geçmiş, kendini tekrar tekrar yeni olaylarla hatırlatır bize. “Bu son olsun” artık desek de yeniden yine çıkar karşımıza. Şaşırıp kalıyoruz nasıl bu devir de bu tür varlıklar olabiliyor. O varlıklar ki Sivas’daki oteli yakan ve izleyen onbinlerin, 1979’da Maraşta çarpı ile işaretlediği evlerdeki insanları komşularını 3 gün boyunca parçalayanların katledenlerin seyirci kalanların,  çoğalarak bugüne gelen kendileri, eşleri, çocukları, torunları, dostları,akrabaları arkadaşları ve onların seçtikleri yöneticiler değil mi?

Katliam başka bir şey. Bir arkadaşım o zaman, 1993’de “Aaa! Geçen gün de 33 kişi trafik kazasında ölmüştü” demişti. Nasıl dost olabilir, arkadaş kalabilirsin böyle düşünen biri ile? Gönül telin birlikte tınlar mı? Güzelliği beş para eder mi?

Nasıl bir toplumsal travmadır hem yakan hem yakılanlar için. Biri Sivaslıyım dediğinde ürkerim. Genelde ilçeleri ile söylenir çünkü. Bazen hinliğim tutar sorarım; “Yakanlardan mı, yananlardan mısın” diye?. Ayrımcılık değil insanlık safında mısın değil misin sorusu belki?

Bunun sormamıza gerek kalmayan günler görelim.

Birlikte güzel günlere, umuda, sevgiye, barışa, huzura sürelim gemilerimizi; maviliklere yelken açalım.

Bu son olsun.

2 Temmuz 2019

2 Temmuz 2020 (revize)

Biraz dönek olsak iyi mi gelir?

Döneklik derken siyasi partilerin dar kalıplarından kurtulmuş soylu insanların bahçeli evlerinde otururken birden akıllarına gelip de yaptıkları dönekliklerinden bahsetmiyorum. Döneklik dediğin, güvenilmez, bir söylediğinin tersini yapan, tutarsız, her an bir yükselenin (değerin, görüşün, modanın, avanta dağıtıcı) etkisi ile hızla yönünü de o tarafa çeviren değil kastettiğim. Fırıldak gibi topaç gibi dönen değil, daha yavaş döndüğü belli olmayan yılların akil insanları gibi de değil. Sema ayinindeki derviş  hiç değil tabii kastettiğim, değirmen taşı da değil, rüzgâr gülü de.

Kastettiğim rahmetli Barış Manço’nun “Dünya dönüyor dostlar, ben dönmüşüm çok mu?” daki naiflik. Dünya bile çaktırmadan dönerken biz neden dönmeyelim.

Bahsetmek istediğim aslında değişim. Ani tutarsız birden beklenmedik değişim döneklik ise benim düşündüğün biraz akılla, kalple hissederek isteyerek olan döneklik. Tutulan yol yol değil ama onda ısrar etmek yerine arada yolunu değiştirmek gibi. Değişim hayatta kalma için en temel koşul. Var olma güçlü ve sürdürülebilirlik ancak değişimle mümkün. Bu açıdan bakıyorum biraz.

Bana göre insan muhafazakar olmalı biraz. Sahip olduğu iyi alışkanlıkları, değerleri, maddi manevi varlıklarını, iyi dostlarını, vatanını, işini, aşını, eşini, çocuklarını korumalı kollamalı. Hayatına değer katan şeyleri muhafaza etmeli. En çok da temel değerlerini. Muhafazakarlık gerek yani insana. Yoksa elinden uçup gider de bakarsın ardından.

Bana göre biraz liberal olmalı. Öyle bir liberallik ki, var olan eksikliklerinin fazlalıklarının farkına varıp bunlarla ilgili kararlar alabilmeli, değişimi sağlamalı, iyiyi güzeli yeniyi getirmeye yönelik açık olmalı. Ufkuna, düşüncesine, çevresine ve arada rotasına ayar vermeli yani. Sahip olduklarında daha iyiyi güzeli aramalı.

Bana göre biraz radikal olmalı kişi. Öyle radikal ki hayatında gördüğü bildiği yaşadığı olumsuzlukları, insanları, alışkanlıklarını kendisine zarar veren şeyleri bir çırpıda radikal bir şekilde atabilmeli. Temizlemeli bünyesini, ruhunu düşüncelerini. Radikal şekilde yeniden kurmalı dengeleri. Kötünün iyisine tahammül etmemeli belki.

Bana göre mutlaka devrimci olalı kişi. Öyle bir devrimcilik ki olmamışı yapsın, yeni şeyler katsın hayatına, denenmemişi denesin, eski köye yeni adet getirsin. Bu ister yeni bir alışkanlık ister yeni bir ülke, yeni bir iş, yeni eğitim ne derseniz deyin. Yeniyi katabilmeli hayatına. Yenilenebilmeli. Kendi hayatında devrim yapabilmeli.  Hayatına kattığında mutlu olacağını daha iyi daha güzel olacağını düşündüğü şeyler için büyük değişimleri birden yapabilmeli azar azar değil. Devrim yapmalı yani.

Hayatın akışı için arada durup bakmalı fırdöndü gibi bir muhafazakar, bir radikal, bir liberal, bir devrimci değil; yerinde zamanında uygun dozda dönek olmalı. Öyle bir döneklik ki okudukça yaşadıkça, gördükçe, hissettikçe, paylaştıkça, akılla vicdanla kalple dönebilmeli. Öyle bir dönek olmalı döndüğünü bile bilmemeli. İçten gelmeli.

Hadi gelin biraz dönek olalım. Bakalım nerede muhafazakarlık gerek, nerede devrimcilik, nerede radikal olmak gerek nerede liberal.  Olduğun hal Nasrettin Hoca’nın saz çalarken aradığı perde gibi en doğru olan mı? Halinden memnun musun? Bir sözüm yok sana. Ama değilse biraz dönek olmaya ne dersin?

19.06.2019

İnanmaya devam mı, doğruyu kabullenme mi?

İnanç çoğunlukla bilgisizlikten doğar derim. Bildiğimiz şeye inanmamız da gerekmez. Sorun bildiğimizi düşündüğümüz şeyler veya bize empoze edilenler. Zamanla bunlar kör inanç olmuş olabilir. Biri size doğrusunu da söylese de inanmaya devam edersiniz. Kör inanç kolaylıkla yeni bilgi ile değişecek değildir. Bu yüzdendir ki bir kişiye, ilişkiye, dine, partiye, takıma ve kendinize yönelik o kadar çok inandığımız veya yanlış inandığımız şeyler vardır ki.

Yıllarca kendine güvenmeyen biri kolay aksiyon alamaz ve var olduğu eksikliğini gördüğü bir işte, ilişkide de kalabilir. Tuttuğu takımı da değiştirmez, tuttuğu partiyi de. Kör inancımızı besleyen eksik yanlış bilgi yalan iftira daha kolay kabul görür. İnanç artıkça artık akıl süzgecine gerek yoktur. Mantık, analiz hesap kitap gereksizdir. Öyledir ve kabul edilmelidir. Sorgulanmaz. Sorgulanması da özellikle istenmez.

Yeni bir bilgi, durum, kişi, gelişme, buluş sizin için tehdittir. Çünkü bazen inandığınızın öyle olmadığını görürsünüz. Ezberiniz bozulur. Bu noktada gerçeğe sarılmak büyük olgunluktur. Bunun yerine çoğunlukla ilk tepkinin kör inanca sarılmak olması gayet doğal gelir. Aksi durum size yıllardır kandırıldığınızı, yanlış bildiğinizi, işin aslının öyle olmadığını kabul etmeniz anlamına gelecektir. Yıllardır bir yalan içerisinde olduğunu düşünmek yerine yeni gerçeği göz ardı etmek bir süre daha sizi oyalar.

Bu nedenledir ki gerçeklerle doğru bilgilerle tek tek bireyleri ikna etmek zordur, inandırmak daha kolaydır. Çünkü kör inançlar çoğunlukla bireysel değildir. Sistemli şekilde oluşturulur. Size dolaylı olarak neye inanmanız gerektiğini empoze edenler hazırlıklıdır. Bir inanç devrilirse hızla yerine onu ikame edecek daha güçlü bir kör inanç yaratılır. Bu değişimi iyi yönetiyorlarsa öyle devam eder. İnancın ne olduğunun önemi yoktur. Bir günde dost düşman, iyi kötü, dürüst hırsız, doğru bilinen yanlış   veya tersi olabilir. Oluşturuldukları gibi de değiştirilmesi topyekun bir karşı mücadele gerektirir ve zaman alır.

Kör kör inanma uzak olsun. Bilelim, dinleyelim, öğrenelim, değişelim.

28.05.2019

İnsanlar kapuz gibidir.

Annem der ki ” İnsanlar karpuz gibidir. Uzaktan bakınca hepsi birbirine benzer. Kesersin kırmızıdır. Ancak yediğinde tadını alırsın”.

Bir Çanakkele Bayramiç dönüşü yolda aldım bu karpuzu. Satan kişi “abi kestiğinde sarıdır rengi bunun. Eski bir tohum, cinsi böyle yanlış anlama. Tadı güzeldir” dedi. Annem sanırım içi sarı karpuzu görmemiş. Görse idi değiştirirdi görüşünü. 

Arada istisnalar olsa da artık tek tür tohumla gerçekten de her karpuz birbirine benzemeye başladı. Büyüklükleri dahil her şeyleri aynı. Çocukluğumdaki yerel lezzetlerden olan ucuzluğundan dolayı sadece ortasında göbeğini yediğimiz küçük karpuzlar, kalın kabuklu uzun ince karpuzlar yok artık. Hatta yoksulluğunu bir kişinin belirtmek için “karpuz kabuğu sıyırıyor”  denirdi. Oysa ben her zaman derin keserim karpuzu beyaz kısmını da sıyırırım gizli gizli, ikram ekmesem de.. Neyse konumuz GDO’lu veya hyrid tohumlar değil.

Bugünlerde, insanlar botokslarla, estekliklerle, davranışlarla, benzer düşünce kalıpları ve benzer tepkilerle o kadar birbirine benzemeye başladı ki. Tanımak için biraz yakından bakmak gerek sanki, biraz daha sokulmak. Belki o zaman bazı bireysel farklılıklar görünür hale gelir. Oturup iki sohbet, bir kahve, bir iş, bir iki konuda görüş alışverişi derken mutlaka size özel, kendini iyi kötü farklılaştıran bilgiler de ortaya saçılır. İşte o zaman bireyselleşir insan ve ilişkileri. 

Genellikle farklılıklar uzak durdukça kaybolur yakınlaşınca artar. Tadına bakınca sohbetin, ilişkinin, arkadaşlığın, birlikteliğin belki beğenirsin beldi de değil. Daha iyi olur anlaşır insan, farklılıklar hoşuna gitmez ve uzaklaşır. Dediğim açık ilişkilerde yoksa her kişinin kendinin bile bilmediği yanları olabilir. 

Hayat, bireysel farklılıklarımız yok olmadan farklı tatları alabilme, kadınların deyimiyle kombinleme sanatıdır belki de. Farklılıklarla birlikte bir olabilme becerisi ve olgunluğu. 

Bir olalım, cem olalım ama farklı farklı olalım.

24.05.2019

revize 18.02.2022

Hasan’ın Tuzu Değil Fatma’nın Tuzu

Zamanın birinde köylük yerde herkes evindeki tuzunu uzak dağlardan kayalardan toplar evine getirir kullanırmış. Hasan’da evde tuz bittiğinde alır çuvalını gider dağdaki kaya tuzlarından taşıyabileceği kadarını toplar sırtına vurur çuvalı getirirmiş.  Hasan’ın eşi Fatma da Hasan tuzu getirince bol bol komşularına dağıtırmış. Getirilen tuz da çabuk bitermiş.

Bu defa tuz bittiğinde Hasan hasta imiş ve Fatma almış çuvalı kayalıklara gitmiş. Gitmiş ama saatlerce uğraşıp kan ter içinde sırtında az bir tuz ile geri dönmüş. Fatma’nın döndüğünü tuzun geldiğini gören komşuları da hemen Fatma’nın etrafını sarmış, tuz istemişler. Yorgun ter içindeki Fatma komşularına “– Bu Hasan’ın tuzu değil Fatma’nın tuzu. Dirhem yok. Hadi gidin”. demiş.

Mesel bu işte. Kendi alın terin olunca hem daha değerli olur hem de çarçur edilmez. Emek değeri yaratandır. İster sevgi ister iş, ister aş verdiğimiz emek ona yüklediğimiz değeri de büyük ölçüde belirler. Asıl olan kendi tuzumuzla kavrulmak, kendi ateşimizle yanmaktır.

16.05.2019

Şarap Tadımı ve Yaşamın Tadı

Arada şarap tadımlarından bir iki şey paylaşıyorum. Seçici içiciyim. Şarabın “hakkını vererek” değil en azından akil kişiler tarafından “hakkı verilen” şarapları içmeye çalışıyorum arada. Bu kalan ömür için yapılacak en keyifli şeylerden birisi belki de. Malum güzel bir söz var kim söylemiş hatırlamıyorum, ‘hayat kötü şarap içmek için oldukça kısadır’.

Şarap tadımında bazen yakın yıllarda üretilen bir üzümün farklı coğrafyalarda, topraklarda, üretici elinde nasıl sonuç verdiğine bakılır. Bir çeşit yatay taramadır üzüm için, teknik deyimiyle ‘yatay tadım.’.

Bazen de bir üzümün, bir üreticide yıllar içerisindeki gelişimine bakılır. Şarabın yıllar içerisindeki gelişimine yıllanma potansiyeline, yılların aldığı verdiğine bakılır. Dikine iniştir bu yılların gerisine doğru. Yine teknik deyimiyle ‘dikey tadım’.

Ya da tüm marka, bölge, üzüm, üretici vb. tüm ön yargılardan bilgilerden uzak, örtülü bir şişeden bardakta sunulan şaraplar tadılır. Bu kez sadece şarabın size hissettirdikleri, damakta bıraktıkları, kokusu, rengi, dengesi yani kendisi ön plandadır. Ön yargınız, üzüm ve üretici hakkında önceden bildiğiniz notlar yoktur. Kör kör tadarsınız. Bakarsınız sonuç bazen sürprizli olur. Ummadığınız şaraplar aynı kalitede görülebilir ve daha ucuz bir şarap markalı olanı sollamıştır sizin nazarınızda.

Hayatın kendisi bir çeşit şarap tadımı gibidir. Bazen olay aynı olsa da her birimizi farklı etkiler. Kimimiz üzülürken kimimiz sevinir, kimi travma geçirirken kimi adrenalin depolar. Bazen bizi hüngür hüngür ağlatan bir durum, başkasında acı bir tebessüm bırakır, anlamayız nedenini. Yaşadıklarımız, algılarımız, eğitimimiz, çevremiz, yediğimiz içtiğimiz, soluğumuz farklıdır. Sohbet ettiğimiz insanlar, alışkanlıklarımız farklıdır. Bir çeşit yatay tadımıdır bir olayın bu. Bir olayın kimi nasıl etkilediğini gözlemlemek.

Bazen de bir olayın üzerinden yıllar geçmiştir. Yaşadıklarımız ile yeniden şekillenmiş yeni olaylarla yüzleşmişizdir. Olayın yaşandığı andaki ağırlığı ya kaybolmuş ya da bilinçaltına atarak kurtulmuşuzdur. Zaman her şeyin ilacı derler ya belki de ondandır. Zamanın kendisi değişimin baş nedenidir. Bir olayın yıllar içinde bize kattığı, bizden aldığı, hayatımızı nasıl şekillendirdiği, bizde bıraktığı duyguların yıllar içindeki gelişimi biraz dikey tadım olabilir mi diye düşünmüşümdür. Oturup kendi yaşantımızı gözden geçirdiğimizde zamanında bizi sevinç veya üzüntüden sarsan ne çok şey yaşamışızdır kim bilir. Peki neler oldu geçen yıllarda? Bir tadına bakmak gerekmez mi?

Bazen bırakırız düşüncelerimizi… Serbest çağrışım ile farklı zamanlardan farklı anılar gelir. Düşünceler bazen yıllar öncesine, bazen düne, bazen unutulmuş zamanlardaki anılar peşinde koşar. Bir anıdan bir düşünceden diğerine serbestçe dolaşırız. Her anı, her gelen düşünce bizde farklı duyguları açığa çıkarır, farklı etkiler. Onları tekrar yaşamak veya düşünmek anılarımızı canlandırır, güzelleştirir.  Yeni yaşanmışlıklar ile belki anlamını değiştirir. Bunu da biraz serbest tadım gibi yorumladım. Yoksa kör tadım mı demek gerek. Oysa kör tadımda önyargılarımız, bizi engelleyen savunma mekanizmalarımız, birikmiş öfkemiz veya gözü kör eden aşklar yoktur. Olay olaydır, gerçeklik ile baş başasınızdır. Geçmişten getirdiğiniz, ona ilişkin ne anılar vardır ne de yeni bilgiler. Sadece yeni bir şey ile karşı karşıyasınızdır. Gerçekten öyle mi olur?

 

Her yeni yine size eskilerden çağrışımlar yaratır. Sonra bir bakarsınız bir olay, bir kişi, bir durum için benzer tepkiler ortaya çıkıyor. Hiç farkında olmadan bir şeyler bilinçaltınızdaki bazı unutulmuşluklarla etkileşim içerisinde sizi yönlendirmiştir. Bilinmez unutulmuş geçmişin etkisinde kalırsınız. Gerçeklikten uzaklaşınca yine aynı tepki, yine aynı yorum, yine aynı sonuç, aynı değerlendirme olacaktır. Bu kez önyargınız değildir sizi yanlılaştıran. Şimdi önceden oluşmuş, sizin bile bilmediğiniz bilinç dışı yargınız size rehberlik eder.  Burada farkındalık yoktur. Gördüğünüz bir göz, bakış, ses, gülüş eskilerden birini hatırlattığı için sempatik bulursunuz belki birini. Bir olayda duyduğunuz bir haber travmalarınızı tetikler. Size soru soran, emir veren kim bilir geçmişte hangi otoriter bir figürdür.

O nedenledir ki her nefes alışımızda biz değişiriz, dünya değişir. Hem olayların etkisi hem yaşadıklarımız hem de biz değişiriz. Neredeyse her nefes alışımızda hayat yeniden başlar. Size yeni şeyler getirir. Sonsuz seçenekler sunar. Yeni yepyeni bir yaşam sunar. İnanmıyorsanız bir iki dakika nefesinizi tutun. Tutamıyorsanız aldığınız her nefesin kıymetini bilin, güzel şeyler yapın, güzel şeyler düşünün, güzel insanlarla birlikte olun. Ve en önemlisi güzel şaraplar için.

Keyifle kalın.

22.04.2019