Yükünü Bırak, Bir Mola Ver Hele

Bugün Facebook, eski ve kapanan Instagram hesabımdan bir fotoğrafı çıkardı önüme. Bazen geçmiş, tam da ihtiyacınız olan anda kendini hatırlatıyor.

Nepal’in Everest bölgesine iki kez gitme şansım oldu. İlkinde hedefimiz, Everest Ana Kampı’ndan hemen önceki yol ayrımında yer alan Lobuche Peak East (6.119 m) zirvesiydi. Filmlerde gördüğümüz o yollar, dar patikalar, köyler ve asma köprüler… Yol boyunca yüksek dağların eşsiz manzaraları eşlik etmişti bize.

4.100 metredeki köyde konaklayıp yakınlardaki yaklaşık 4.500 metrelik bir dağa hızla tırmanmış; rehberimiz ve efsane dağcı Tunç Fındık, Türkiye saatiyle tam 10 Kasım saat 09.05’te zirveden canlı yayın yapmıştı. Bayağı da ses getirmişti o an.

O gece uyanıp sıcak uyku tulumundan çıktığımda, gökyüzünde kat kat sıralanmış sonsuz sayıdaki yıldızlara bakarken iyice soğuk almışım. Ertesi gün rehberimiz Tunç Fındık’ı “Yükseklik hastalığım yok, sadece hafif bir soğuk algınlığı” diyerek zorlukla ikna ettim. İbrahim Kaplan ve yerel rehberimizle birlikte 5.100 metreye çıkıp çadır kurduk. Gece yarısı kramponlarımızı takıp ipe bağlı sabit hatlardan, kar ve buz etaplarını geçerek 6.119 metredeki zirveye ulaştık. Zirveden sonra doğrudan köye indik. Gece 5.100 m kampından zirveye çıkış ve ardından 4.100 m civarındaki köye dönüşümüz toplamda 17-18 saat sürdü. Hastaydım ama ekip olarak başarmıştık.

İkinci Nepal maceram ise yine aynı bölgede fakat bir dağın eteğindeki Lukla Havalimanı’ndan sonra Everest yolunun tam aksi yönündeydi: Mera Peak (6.476 m). Gittiğim en güzel rotalardan biriydi; özellikle son metrelerde hayli zorlanmış olsam da zirveye ulaşabilmiştim.

Dağda belirli bir irtifadan sonra hayat bambaşka akar. Ağaç yoktur, bazen içecek tek damla su bulunmaz. Geceleri dondurucu bir soğuk, gündüz sert bir hava değişimi vardır. Koşullar acımasızdır.

O çetin şartlarda tüm kamp malzemelerini “Şerpa” denilen yerel halk taşır. Bizim adım atmakta, nefes almakta zorlandığımız, en ergonomik sırt çantaları ve dağcılık botlarıyla nazlanarak yürüdüğümüz yollarda; onlar sıradan ayakkabılarla bizden çok daha hızlı yol alırlar. Kamplardaki ve dağ evlerindeki her şeyi —ocak, tüp, yiyecek, kapı, beton, demir, aklınıza ne gelirse— 4.000-5.000 metrelere sırtlarında taşırlar. Yükseklerde ağaç yetişmediğinden, sobada yanan her bir odun parçası bile birilerinin sırtında 2.500-3.000 metrelerden yukarılara taşınmıştır.

Dağ evinde yanan bir sobanın etrafında toplanmak paha biçilmez bir konfordur. Ancak o sobaya atılan her odunun binlerce metre aşağıdan bir insanın emeğiyle geldiğini düşündüğümde, ateşi harlamak için bir odun daha atmak yerine üstüme kalın bir şeyler alıp oturmak bana hep daha doğru gelmiştir.

Nepal’de yürürken ilk öğrendiğiniz kural şudur: Sırtında ağır yükle gelen Şerpalara ve yük hayvanlarına her zaman yol verilir. Yükü taşıyan onlardır, öncelik onlarındır. Önüme düşen o fotoğrafta da mola vermiş bir taşıyıcının yol kenarına bıraktığı devasa yükü görünüyordu.

O zamanlar Instagram paylaşımımın altına şöyle yazmışım:

“Bazen yükünüz size ağır gelmeye başladığında, bir mola vermek en iyi çözüm olabilir.”

Hayatta taşıdığımız her yükü öylece yol kenarına bırakamıyoruz elbette. Hatta çoğu zaman “Bu yük gerçekten benim mi, neden taşıyorum?” diye sorgulamıyoruz bile. Sanki o yüklerle doğmuşuz ve sonsuza kadar taşımak zorundaymışız gibi… Oysa zamanla o yük, taşımaya alıştığımız, hatta üzerinden kimlik kazandığımız bir dert haline gelebiliyor. Bırakmayı düşünmek bile alışılmışın dışında geliyor insana. Nasıl olur? Yük olmadan insan nasıl yaşar? Hafifleyince kuş olup uçar mı, yoksa kendine hemen yeni bir yük, yeni bir dert mi arar?

Bu yaşımda gördüğüm şu ki: Bizim “yüküm” diyerek taşıdığımız ve taşımakla övündüğümüz pek çok şey, başkaları için tıpkı Nepal’deki turistlerin biz dağcıların Şerpaların yüküne baktığı gibi. Biz o yükün altında telef olurken, dışarıdan bakanlar durup bir fotoğraf çekiyor, belki bir cümle söyleyip geçiyorlar. Anlıyorlar ya da anlamıyorlar ama günün sonunda kendi yollarına devam ediyorlar. Biz ise yükümüzle baş başa kalıyoruz.

Hayatta tercihlerimizin tamamen kendi elimizde olduğunu sanırız. Oysa özgür düşünme esnekliğimizi zamanla kaybederiz. Alışkanlıklar, çevre, sığındığımız kimlikler ve hatta memnun olmadığımız ama çıkamadığımız konfor alanları zihnimizi kısıtlar.

İşte tam da bu yüzden, bazen mola verip yüklerimize şöyle bir bakmak, biraz soluklanmak gerek. Yük yine yerinde dursun ama hayat, arada bir soluklanmayı hak ediyor.

Hani Karacaoğlan at sırtında Anadolu’yu dolaşmış, her güzele bir türkü yakmış ya… Bir güzele sevdalanıp karar kılsa diğerlerine haksızlık olacağından, her gördüğüne aşkını ilan etmiş. Olur da Karacaoğlan Nepal’e gidip Everest yollarında yürüseydi, çıkarır currasını nefes nefese oracıkta söylerdi muhtemelen:

“Nepal yolları taşlı,

Sevdiğim kara kaşlı.

Dün bakmadım yüzüne,

Bugün gözlerim yaşlı…”

Karacaoğlan o köy senin bu köy benim dolaşırken, arkasında bıraktığı kara kaşlı sevdiklerinin kalbini kırdığını belki de hiç fark etmemiştir.

Kendisinden sonra gelen, belki de ondan el alıp türkülere nefes olan Neşet Ertaş “Cahildim dünyanın rengine kandım” derken, işte o bakıp da gönül gözüyle görmeden geçip gitmekten bahseder:

“Garibim can yıkıp gönül kırmadım,

Senden ayrı ben bir mekan kurmadım.

Daha bir gönüle ikrar vermedim,

Batınım sen oldun zahirim sensin,

Evvelim sen oldun ahirim sensin…”

Pişmanlığını dile getirir, hatasını kabul eder. Derdi de derdinin dermanı da yârdır; ama geç anlamıştır. Cahaldır, cahildir.  

Bugün belki de sırtımızda ne taşıyorsak biraz hafifleyip bir mola verme zamanıdır. Şöyle sevdiğimiz ne varsa —bir bardak su, çay, ayran, rakı ya da şarap— içelim, bir soluklanalım, kendimize gelelim. Varsa pişmanlıklarımız, dünyanın rengine kanmışlığımız; varsın tek aldanışımız bu olsun. Bir daha da olmasın.

Bir Elmayı İkiye Bölmek ve Hakkaniyet

Yazının başlığı “Neden Cumhurbaşkanı adayı değilim?” olacaktı ki değiştirdim.

Mesleki deformasyon ile birçok konuda aktüeryal bir bakış açısı getirmeye çalıştığımı fark ettim. Fark edince de daha dikkatli oluyorum. Aktüerim. İşimiz çoğunlukla hesap kitap, olasılık; özellikle de geleceğe yönelik tahmin. Aktüeri “geleceğe yönelik destekli tahmin yapan kişi” diye tanımlıyorum. İşin içinde hesap kitap ve olasılık olunca, söylediklerimiz daha inanılır oluyor: Aktüeryal denge var mı? Varlıklar ve yükümlülükler orantılı mı? Paylaşım hakkaniyetli mi? Adil mi? Hep bir denge unsuru aranır.

Ancak bunu anlatmak da kabul ettirmek de zordur. Herkes kendisine daha fazla düşmesi durumunda ses çıkarmaz, kendi hakkını maksimize etmek ister. Tarafsız bir göz; görüş ayrılıklarını, farklı varsayımların etkisini, genç ile yaşlı üyenin beklentilerini, bugünü ve yarını dengeler. Yapılanın en iyi çözüm olduğu ilgili tüm taraflara şeffaflıkla iletildiğinde herkes sakinleşir ve uzlaşır.

Çoğunluğun dediği her zaman mutlak doğru değildir; ama bu, azınlığın dediğinin olacağı anlamına da gelmez. Bazı şeyler oylanmaz, oylanamaz. Oylanması mevzuata uygun olabilir ama hakkaniyete ve genel hukuka uygun olmaz. Örneğin; koalisyon olmaması için seçim barajının %33 olması referandumda oylanabilir mi? Asgari ücretin aylık 10 bin dolar olması oylanabilir mi? Seçimi kaybedenlerin mallarının kazananlara devredilmesi oylanabilir mi? Temel haklar vardır; evrensel değerler oylamaya sunulamaz.

Paylaşmanın ve karar vermenin zor olduğu durumlarda hakkaniyeti azami ölçüde sağlamak için basit yollar vardır. Bir elmanın (veya kolayca paylaştırılamayan bir şeyin) her iki tarafın da kabul edeceği şekilde nasıl ikiye bölüneceğine dair çok bilinen bir yöntem vardır: Biri böler, diğeri istediği yarıyı seçer. Dolayısıyla bölen kişi o kadar adil bölünmeye çalışır ki, kendisine hangi tarafın kalacağının bir önemi kalmaz. Karşı taraf için makul olmayan, senin için de makul değildir.

Öyle bir Anayasa, öyle kurumlar ve yetki dağılımları olmalı ki; kim gelirse gelsin çoğunluğun değil, çoğulculuğun kazanacağı bir yapı oluşsun. Ortak değerlerimizi ve geleceğimizi geliştiren bir sistem kursun. Biri daha iyi yapar, diğeri daha az iyi yapar; biri hızlıdır, öbürü biraz yavaş olabilir. Ancak ülke olarak biz ileriye doğru hep birlikte yürüyor olmalıyız. Anayasa biraz da bu demek değil mi? ANAyasa…

Anayasa ve sistem tartışmalarının yapıldığı her dönemde şunu düşünürüm: Bu sınırsız yetkilerle donatılmış herhangi birine ben gözüm kapalı ‘tamam’ diyor muyum? Beni o yetkiliye karşı koruyacak, denetleyecek kurumlar ve bir sistem var mı? Yoksa bir terslik var demektir. Bugün biri, yarın başkası… Risk çok yüksek.

Rüyanızda en sevmediğiniz bir liderin tüm yetkileri tek başına eline geçirdiğini, diğer kesimlerin görüşlerini hiçbir şekilde dikkate almadığını ve yapabileceklerini tek tek gördüğünüzü hayal edin. Liderin kim olduğu önemli değil; sağdan, soldan, milliyetçi, yurtsever, laik, muhafazakâr, ateist, Kürt, Türk, Alevi, Sünni fark etmez. Sadece bu yetkilerle nelerin yaşanabileceğini düşünün. Kabus olur, ter içinde “Hayır!” diye bağırarak uyanırsınız.

Bana bu yetkileri verseler, çok iyi niyetle Türkiye’yi geliştirecek onlarca proje üretebilirim. Çok sayıda danışmanla kısa sürede çok şey yapabilirim. Hatta bunu yaparken hakkaniyeti göz ardı etmeyeceğimi düşünürüm. Doğaya zarar veren projelere, şeffaf olmayan kamu harcamalarına, ülkeyi uzun süreli döviz bazlı yükümlülük altına sokan garantili ödemeler içeren yap işlet devret projelerine, liyakatsizliğe, ayrıştırmaya, ötekileştirmeye, özgür düşünceyi ve sanatı engelleyen her şeye şimdiden hayır derim.

Peki, bu yetkilerle iyi bir Cumhurbaşkanı olur muydum? Emin değilim.

Hâlâ ön yargılarım, eksikliklerim, mesleki ve kültürel deformasyonlarım var. Farkında olmadığım bilinçaltım, yaşadıklarımdan öğrendiklerim, iyi ve kötü tecrübelerim, aldanmışlıklarım, aklımın ermediği tonla şey var. Bu yüzden kendimi o pozisyonda istemezdim. Birilerine zarar vermekten, yanlış yapmaktan, kul hakkına girmekten, adil olamamaktan çekinir ve cesaret edemezdim.

Demem o ki; öyle bir sistem ve kurumlar yapısı olmalı ki, kim seçilirse seçilsin çoğulculuğun ve birlikte yaşamanın kazandığı bir denge kurulsun.

Atasözümüz ne güzel söyler: “Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de fazla ver.” Herkes bildiği işi yapsın, uzmanlaşsın. Görev dağılımı olsun, uyum sağlansın. Birinin yaptığını başkası bağımsız bir gözle denetlesin. Devletin memuru herkese eşit mesafede dursun.

Bu şekilde umarım neden Cumhurbaşkanı adayı olmadığım da netlik kazanmıştır.

Hem yaşım geçkince hem düşüncelerim ince hem hamım hem bu yetkiler olunca ben ne yaparım.

Emeklilik, yaşlılık, tarım üzerine düşünmek, türkü dinlemek, yeni yüksek lisans yapmak varken Cumhurbaşkanlığı bu yaşta çekilecek dert değil.

Eksik olsun.

2.9.2026

Hele Bir Dur; Bu İşin Kolayı Var

Hele Bir Dur; Bu İşin Kolayı Var

İnsan farklı kimliklerinde hep zorlukla, mücadele ile bir şeyi elde ettiğinde kolay olanı bazen kabul etmeyebiliyor. İlişkilerde zor olan için mücadele etmek normal gelirken, kucaklayan alan açan koşulsuz seven birine uzak durabilir. Bu sadece istememem yan cebimde kalsın durumu değil.

Bu, farkında olmadan hak etme ve emek göstermenin yanlış kodlanması sanki. Bir şey için zorluk yaşamamış mücadele etmemiş acı çekmemiş isen sanki o senin hakkın değil. İşte zorluklarla başarılı olan, önüne çıkan her engeli aşmayı bir meziyet haline getiren, kolay gelir ve ihale yerine hep mücadele içerisinde olan biri bu iş kimlikteki baskın özelliğini başka kimliklerine de yansıtabilir.

Bu durumda, kendisine verilen bir hediyeyi kabul edememek, koşulsuz seven birine sevgi göstermek, hiçbir gayret göstermeden huzur ve mutlu olabilme hali, telaşsız mücadelesiz bir yaşam alışkın olmadığı bir dünyadır. Burada konfor alanından çıkma hali değil alışılanların yarattığı farklı bir dünyanın yarattığı bağımlılık vardır. Alışılan, bilinen, öğrenilen odur. Daha iyiye güzel daha sorunsuza daha kolaya geçiş bile konfor alanı bilinen dışına çıkmak zor gelebilir.

Konfor alanında kalma hali belki özgüven eksikliği ile karıştırılabilir. Oysa özgüvensiz birinin bir şeyi hak etmediğini düşünmesi ile buradaki durum farklıdır. Burada kişi fazlasıyla özgüvenlidir. Gelecek her türlü tehlikeye, olasılığa, mücadeleye çözüm üretmeye hazırdır. Emeğini gayretini o alana verme konusunda bir tereddüttü yoktur. Özgüveni yüksek, sorunları çözebileceğine, engelleri aşabileceğine olan bilgisi, deneyimi ve inancı da yüksektir. Özgüvenlidir yani.

Oysa fazla özgüven kişiyi basit, sade, kolay çözümleri görmemeye de itebilir. Bu kadar kolay mı? Denecek çözümler ilişkiler fark edilmeyebilir. Bu işte, eşte, aşta her konuda olabilir. Bu kadar kolay olabilir mi hayat? Bu her anlamda kolaylık değil. Bazı kimliklerde hayatın belli yerlerinde kolaylıklar demek istediğim.

Size sunulan güzellikleri sırf hazır sunuldu diye terslemek, illa dağları aşmak, bin dereden su getirmek, son nefesine kadar mücadele etmek, illa engellerin çıkmasını ve aşmayı beklemek bir alışkanlıktan olur. Artık yaşam daha zorlu bir yerde denge içindedir. Daha kolay bir yerde denge unutulmuştur.

Kolayı, sunulanı reddetmek bazen değerlerle, bazen alışkanlıkla, bazen hak etme tanımı ile ilgili olabilir. Aş da  iş de  eş da hep emekle ilişkilendirilir. Kader kişinin kendi ellerindedir. Gayret o kaderi şekillendirir.

Oysa yaşam bize bazen umulmadık güzellikleri sunar. Bir yürüyüşte önünüze çıkan bir yabani hayvan, daha önce görmediğiniz çiçek, ücra bir yerde bir koy, kökleri dışarda müthiş yaşlı bir ağaç o gününüze küçük bir jesttir doğanın sunduğu.

Bir dosttan gelen mesaj, size sevgi ile bakan bir çift göz, her an yanınızda olduğunu hissettiğiniz insanlar ne büyük bir nimettir. İyi bir iş teklifi, olanın dışında seçenekler, yeni girişimler, farklı alanlar olana sıkı sarılınca hakkı verilmeden kaybolup gider.

Türkülerde aşk hep peşinde koşulan, ulaşılmayandır. Derdi ile nar-ı ateşte kavrulan ama bir pervane gibi o ateşten uzak olunamayan. Türkü çok dinleyince kavramlar da öyle şekil buluyor insanda. Aşık Veysel’e sormuşlar “aşk nedir?” diye. “Seversin vermezler aşk olur” diye yanıtlamış. Olmayanın peşinde inat etmek yerine olanı kabullenmek akışta olmak, gönülden sunulanı almak neden zor gelir.

Belki sadeleşme, yavaşlama, huzur derken hayatımızda zorlukla becerdiğimiz, çok gayret gösterdiğimiz, her an dengesi şaşacak şeyleri uzaklaştırmak da büyük bir değişimin kendisidir. Geriye kalan farklı dengede daha mutlu bir dünyanın habercisi olabilir.

Kendi hayat hikayemi, işlerimi, ilişkilerimi, evlikleri, ayrılıkları, hayatta yaptıklarımı anlattığımda hep o zorun peşinde olma hali ve zoru aşabilmeyi ön plana çıkardığı görüyorum. Belki bazı durumlarda olanın dışında farklıyı hayat geçirmek için ek gayrete, büyük mücadeleye ihtiyaç var. Ama her durumda buna gerek var mı? Her kimliğimiz buna uygun mu? İş yaşamında zor olanı seçtik diye ilişkilerde neden zor olan seçilir?

Yaptığım sporlarda bile aza kanaat getirmemişim. Doğada olmak yürüyüş tamam da 5000+ yüksek dağlarda zirveler, maraton koşma, yüzme korkusunu yenip 3 km’lik yarışlara katılma, derinlere dalma, sabahları 15 dk eksersiz erine 50 dk ter içinde nefes nefese kalana kadar yüksek tempo eksersiz hep o az veya kolay ile yetinmememin bir sonucu belki. Yapabilecek ise yapma hali. Gerek var mı?

Hafta sonu Büyükada’da en yüksek noktasında, bir kayalık kenarına hamak kurduğumda bir iki saat hiçbir şey yapmadan sadece manzaranın keyfini çıkardım. Arada kahve içtim. Sağımda solumdaki insanları izledim. Hayat bazen o hamakta uzanmak kadar sade ve sunulan manzara kadar cömert, termostan içilen bir kahve kadar da tat verici olabiliyor.

Bizi olanı olduğu gibi kabul edip kolayı, güzeli, sadeyi her defasında kabullenmemiz engelleyen ne? Geçmişte bizi güçlü kılan ve birçok şeyi başarmamıza neden olan o yeteneklerimiz kaslarımızı şimdi tekrar her defasında kullanmak gerekir mi? Bir ağırlığı kaldıran el bir güzel ince porselende kahvenin de keyfine varabilmeli değil mi? Bir maratonun son metresinde adım atacak halde olmayan bacaklar, bir hamakta keyifle dinlenebilmeli belki.

Alışılan konfor alanından çıkmaz her zaman daha zorlu, daha dolambaçlı bilinmez bir dünya demek değil. Belki daha sade, basit, kolay olanı tercih etmektir. Belki de zoru zorlayıcı olanı, kerhen olanı, bıçak sırtında olanı, keçiboynuzu tadındaki şeyleri geride bırakmaktır.

Bu belki de “Ben gayret eder, mücadele eder her engeli aşabilirim” yerine “bu kadar zorlanıyorsam belki de bir terslik vardır” deyip bir adım geriye çekilme vaktidir. Bir adım geriye çekilebilmeyi bilmek mücadeleden kaçmak yenilmek değil, mücadele etmeyi gerekli bulmamaktır.

İhtiyaç halinde kullanabileceğimiz o enerji güç yetenek var. Ama ona şu an, bu durum için ihtiyacımız var mı? Envanterinizdeki her yetenek bir alet gibi ihtiyaç halinde kullanılmalı. Siz baltayı iyi kullanıyorsunuz diye hep elde balta dolaşmaya gerek var ni? Balta ile sivrisinek öldürülür mü, elma kesilir mi, menemen yapılır mı?

Güçlü olalım, gayretli olalım emek gösterelim ama yerinde ve yeteri kadar belki. Abartmak ve bunu sürdürmek belki bizi sürekli yoğun kaygı ve mücadele dolu bir dengeye hapsediyordur.

Durup biraz bakmaya ne dersiniz?

31.08.2026

Robo MV Projesi: Robotların da olduğu Karma Parlamenter Yapı için bir Öneri

Malum yeni Başkanlık sisteminde parlamentonun ve milletvekillerinin etkisi pek yok. Kararların neredeyse tamamı CB tarafından tek imza ile alınıyor. İhtiyaç halinde, mutabakat koksun dendiğinde veya gecikmeli Meclise onaylattırılıyor. Orada da çoğunluk kimde ise bazen ne oylandığının bile farkında olunmadan hızla kararlar veriliyor. MV’lerin artık etkisi yok. Zaten hükümet de yok. Önergelere yanıtlar da yok veya etkisiz. Meclis dışından atanan Bakanlara hesap sorma imkânı da yok. Gensoru yok.

600 MV’nin çoğu Meclise bile gelmiyor. Yemin töreni dışında kürsüye çıkmayan, bir önerge, bir kanun teklifine imza atmayan, komisyonlarda da görev almayanlar bolca. Bazıları bar kapısında body guard olacakken sehven MV olup arada yumruklarını konuşturan bu türde hüner gösteren de var. Parti başkanları ne derse içerikten bağımsız en coşkulu alkışlamayı esas görevi sayan da var. Arada el kaldırıp oylamaya katılmışsa en çok görevini yapan ve MV emekliliğini fazlasıyla hak ettiğini düşünen çok.

600 MV’nin hızlı ve ballı emekliliği, ömür boyu devam eden ayrıcalıkları, onlara sağlanan imkanlar, bütçeden ayrılan kaynaklar, çoğunun eğitimsizliği, işlevsizlikleri dikkate alındığında ağır bir yük.

Ayrıca bolca yapılan ve her dönem sayıları artan iller için asgari iki MV ise temsili demokrasinin yapısını bozuyor. Bazı illerde 100binden fazla oy bir MV, bazı illerde 15-20 bin oy MV olmak için yetiyor.  

Ayrıca mecliste karar alma süreçleri de sıkıntılı. Nadiren grup kararı dışında hareket ediliyor. Büyük ölçüde grupların hangi yönde oy kullanacakları gelen Kanun tasarının içeriğinden bağımsız, sonucu belli.

Hazır “acaba parlamenter sisteme geri mi dönsek mi?” önerileri tartışılırken benim de çorbaya katkım olsun. Önerim Robo MV’lerin de olduğu karma parlamenter yapı; Mevcut MV’lere benzer 5-10 kişi ve Robo MV’ler.

Robo MV’lerin de olduğu parlamenter sistem şu şekilde çalışacak.

  • Her partiyi temsilen maksimum gerçek 5-10 MV yeterli. Bunlar bildiğimiz, klasik MV. Ama asıl Meclis ve komisyonlarda Robo MV’ler olacak.
  • Her parti Mecliste oy oranı/ MV sayısı kadar temsil edilecek. Şirket Genel Kurullarındaki oylama gibi partiler oy oranı kadar el kaldırıp indirecek. Partiler oylamalarda bir robo MV’yi görevlendirecek.
  • Oylamada yazılım çok kolay zaten.
    • Öneri muhaletten mi? İktidar ve yancıları “hayır” Muhalefet grubu “evet” veya nadiren “çekimser”
    • Öneri iktidardan mı? Muhalefet grubu “hayır” veya nadiren “çekimser”
    • Öneri özlük hakları ile mi ilgili oy birliği ile “evet” ama zaten MV’ler robo olunca bu haksızlığı oylama konusu yapmazlar. 5-10 bugünkü MV için nezaketen “Evet” derler.
  • Robo MV’ler partinin tüm politikalarını bilen, Meclis içtüzük ve her konuyu hafızasında tutan, ülke ve gündemi takip edip parti politikalarına göre analiz eden yapıdalar. Gündemin hızlı değişmesine tepkileri nasıl programlanır onu düşünmek gerek.
  • Robo MV’ler birden fazla olacak. Biri iki Robo MV karşı partinin Robo MV’lerine laf yetiştirirken (Meclis tutanakları Robo MV’lere yüklendiğinde Türkçeleri ve ahlakları bozulabilir ama olsun) diğer Robo MV’ler tercihen 2-3 fazla yedekli olarak partiyi temsil etmek için orada olacaklar.
  • Robo MV’ler zaten her ilin tüm sorunlarını, ekonomik, politik, kültürel durumlarını günlük takip edecek ve buna göre mikro ve makro politikaları oluşturacaklar.
  • Komisyonlarda Robo MV’lere ek olarak her parti kendini temsil edecek gerektiğinde uzmanların isimlerini bildirecek ve komisyon tartışmaları “daha bilimsel” olacak. Gerçi oraya gelen önerilerin değişme olasılığı yok ama kayda girmesi açısından rasgele bir MV yerine konunun uzmanları ve Robo MV’ler komisyonlarda parti adına görev yapacak.
  • Robo MV’lerin farklı şekilde formatlanarak ve gerektiğinde kullanacakları üslup vb konulara bağlı belirlenerek hangi durumda hangi sertlikte görüş bildireceği yazılımsal olarak parti politikalarına göre ayarlanacak.
  • Masaya/kürsüye vurma, iktidar veya muhalefet sıralarına yürüme, oturulan yerden hangi durumda laf atılacağı konusunda dikkatli bir yazılım gerekli.
  • Devam tam olacağından karar yeter sayısı sorunu olmaz, varsa Meclise verilen bir görev hızla sonuçlandırılır ve “verimli ve çalışkan bir parlamenter sistemimiz var” diye böbürleniriz.
  • Robo MV’lerin ne memleketten gelen iş isteyen, torpil isteyen yandaşları olacak, ne de onlara Meclis lokantasında okul kantininde içinde jilet gibi kaşar olan tostların yarı fiyatına geniş menüsünden yemek ısmarlama telaşı olacak. Meclise küçük bir kantin yeterli olacak.
  • Her bir Robo MV görüntülü olarak istenilen faaliyetini istenilen noktalara anlık olarak iletecek. Meclis çalışmalarında şeffaflık artacak.
  • Robo MV’lerin hem aktiften maaş ödenmeyecek, makam araçları, çakarları, makam odaları, lojmanları, özel kalemleri, danışmanları, danışmanın danışmanları vs. olmayacak. Ayrıca, emekli olduklarında (hurdaya çıktıklarında) kamu bütçesinden saltanat harcamaları sona erecek.
  • Robo MV’ler şirket kurmayacak, ihale peşinde koşmayacak, iş takipçiliği yapmayacak.
  • 600 MV düzeni bitince kimse delege olmak, MV veya seçim dönemi “ben de sizdenim, ieri de beni görürsünüz” deyip yüklüce bağışla MV aday adayı olmayacak. MV adayı olup seçilecek sırada aday gösterilmek için parti Genel Başkanlarının abukluklarına ok demeyecek. Böyle bir ihtiyaç da talep de kalmayacak.
  • Robo MV’ler çocuklarını işe sokmak istemeyecek, bizim oğlan/kız robo MV olsun talebi olmayacak, MV saltanatı babadan evlatlara bazen de “sus payı” olarak geçmeyecek.
  • Devresi bozulan, karşı partilerin çelişkili söylemlerini analiz etmekte zorlanan veya yazılımı güncellenmesi gereken robot hızla sistem dışı kalacak daha kaliteli yeni versiyon partiyi temsil edecek.
  • Mevcut Robo MV’lerin yazılımlarının karşı parti tarafından hacklenmediğine dikkat edilecek.
  • Hurdaya çıkmış, pert olmuş ex Robo MV’nin tekrar gelip MV olma isteği de olmayacak.

Ne dersiniz? Bu karma parlamenter sistem büyük tasarruf sağlar ama ülkemiz siyasi gündeminde iş görür mü?

Ben de beni seviyorum. Boş değilim.   

İlişkiler ki zaten kopuktular. En başta kendimizle olan ilişki.

Bazı kavramlar sözcükler var ki düşüncelerimizi sınırlar. İlişkiler de öyle bir sözcük. Duyduğumuzda ilk aklımıza gelen duygusal ilişkilerdir. Çoğunlukla sevgi ile birine bağlanma sürecinin karşılıklı izdüşümleridir. İki farklı insanın, dikenler arasında gül saklayanların yakınlaşmasıdır. Bazen kokusu gelir, bazen dikeni batar.

En basit haliyle birbirini anlama, yakınlaşma, sevme, sevilme bir yoldaşlık halidir. Yolda başa gelendir. Yolda olma halidir.

Duygusal ilişkiler araç da amaçta olabiliyor. Birinin olması bazen arzulanandır. Neden birine ihtiyaç duyulur ki? Hangi ihtiyaçlarımız karşılanır? Eksik olan mı tamamlanır? Kişi ol’unca mı bir başkası ile de ilişki olur? Benzer olanlar mı çeker? İlişkinin bilinmezliği sürecin kendisi merak uyandırır.

Oysa ilişki deyince kendimizle belki kendimizle ilişkiye bakmak oradan başlamak gerekir. Kök olmadan dal olmaz. Bu nedenle aklıma gelen aynaya baktığımda gördüğüm kendimle olan ilişkiyi önceliklendiriyorum.

Kendimizle ilişkimiz uçtan uca savrulur bazen. Kendimizle barışık olma olan hali olduğu kadarı ile kabullenmedir. Olanın fark edilmesidir, içselleştirilmesidir. En çok da yanlış anlaşılan budur belki. Ama bu olanı kabullenme kabul nasıl olacak? “İşte ben buyum ne yapayım” veya ”Allah kahretsin çok demokratım” veya ”Çok yardımseverim” deyip yargısal küçük kaçışlarla eylemsizlik haline de neden olmamalı gibi.

Kendimizi tanımak en zor olandır. Çoğunlukla egomuzu kırmayacak üzmeyecek şekilde davranırız. Dağılmamak için yaptıklarımıza oluş halimize güçlü içselleştirilmiş gerekçelerimiz olur. Ne yapmak istediğimiz ne yaptığımız, mutlu muyuz derdimiz ne, dert edindiğimiz hep görünmez bir öz sansür ile gölgelenir. Kendimizi bir sis perdesinin ardında görürüz yaklaşmak bulanıklığı azaltır. Ancak zordur.

Kendimizle ilişkimiz çok boyutludur. Hepsi birbiri ile ilişkili olsa da ayrı bakmak gerekebilir.

Bedenimle ilişkin nasıl? Bu aynaya bakıp saçları savurmak, ince bele, Türk kasına övgü dizmek mi? Duygusal sağlığımız kadar fiziki sağlımızda önemli. Beslenmemiz, fiziki kondisyonumuz için bir çaba var mı? Salmış mıyız kendimizi yoksa iyi mi bakıyoruz? Spor eksersiz, dengeli beslenme için çaba harcamak kendimize değerin bir parçası oysa.

Bedensel ihtiyaçlara gösterilen özeni küçümsememek gerekir. Hatta bazen duygusal olarak sıkıntı yaşayan bu kez kendi öz bedenine farkında olmadan ceza bile verebilir. “Hayat zaten yoruyor bir de tatlıdan mı mahrum edeceğim” diyebilir. Bir bardak güzel şarap, bir soğuk bira hadi neyse de bir büyük rakıyı içmek ödül mü ceza mı bakmak gerekir.

Aynaya bakmışsın saç beyaz olmuş, gözaltı torbaları feci, gözlüksüz olmuyor ise durup bir bakmak gerekir. Olan oldu ve eldeki bu. Oluş hali deyip kabullenecek miyiz yoksa yarının geleceğin daha iyi olması için yapabileceklerimiz var mı?

Hemen estetik peşinde koşmak çözüm olmayabilir. Belki fiziki ben ile ilişkinin başlangıcı diğer ilişkilerin için de tetikleyici olabilir. Çünkü burada yapabileceklerimizin neredeyse tamamı elimizde olan şeyler. Bir dış onaya gerek olmayan. Çoğu için maddi ek bir kaynağa da gerek yok. Beslenme, uyku, hareket, cinsellik, sigara, alkol, şeker ile oturup ilişkilerimiz gözden geçirmek yerinde olmaz mı?

Ömrü uzatmanın en pratik yolu sabah uyanmaktır. Bunu değerli kılmak ise hayata uyanmaktır. Ne yapacağın nasıl yapacağın ne için yapacağının bir önemi yoksa sadece gözleri açmak uyanmak olmayacaktır. Varoluş amacını bulmak bütünün bir parçası her şeyimiz aslında bunu anlamak için. Oluş halimiz ve var olmanın anlamı birlikte akan iki nehir gibi birbirini besleyen.

Rutinlerimize de bakmak gerek. Hayat akıp giderken akış elimizde mi? Yoksa kürekleri bırakmış akıntı ile savruluyor muyuz? Hangi alışkanlıklarımız bizi rahatsız ediyor, değiştirmek için ne yapmak gerekir? Böyle bakınca çok şey ifade eder. Kolay değildir. Hemen ama fark etmek bile başlangıçtır. Ya da yapmak istediklerimiz değişimin kendisi olabilir mi? Genellikle bir şeylerin engellediğini ve o nedenle değişim olmadığı hayatın ötelendiği görülür. “Ne engelliyor?” denince de çoğu gerçekçi engeller değildir. Engel olan çoğunlukla aynaya bakınca gördüğümüzdür.

Hayatımız önemli bir kısmı çalışma ile geçer. Geçim derdi, para kazanmadır. Yeteri kadar para olsa yine çalışır mıyız? Aynı işi mi yaparız? Çalışırken üretmek, mutlu olmak, keyif olmak, değer katmak hayatı anlamlandırmak belki çalışma bile denemeyecek bir aktivite. Değerlerimizle örtüşen, bizi geliştiren hayallerimize yaklaştıran hayatımıza günümüze kendimize değer katan işimizle ilişkimiz oldukça önemli. Buradaki kopukluk diğer alanları da etkileyecektir. Yaptığımız emek harcadığımız iş ile bağımız varsa bu artık iş olmaktan çıkar. Yok, eğer kopuk bir bağımız varsa iş artık işkence gibi olur. Tadı tuzu olmaz. Her anı bir şeyler alıp götürür.

En büyük sorun veya belirsizlik kaynağı hayallerimizdir. Hayaller ne zaman “hayal” ne zaman gerçekçi “hedef” olur diye düşündüğümüzde farkındalık artar. Eğer hayalleri bugünün yapılacaklarını ötelemek için kullanıyorsak hayal âleminde yaşıyoruz demektir. Hayallerimizle umutlarımızda beklentilerimizle doğru ilişki kurmak da emeğin çabanın bir şeye başlamanın başlangıcı olabilir. Hayallerimize ulaşmak için birlikte stratejileri gözden geçirmek, emeğimizi zamanımızı önceki tecrübelerimizi ayırmak bizi mutlaka daha başarılı kılacak onlara yakınlaştıracaktır.

Değişim kaçınılmaz. Olumlu olumsuz yönde de değişiriz. Aynı kalmayız hiçbir zaman. Bu değişim kendimizde beğendimiz, bize iyi gelen, değer katanları sıkıca sarılıp korumak gerekir.

Şimdi tekrar aynaya baktığındaki kimi görüyorsun? “Ben”, kim? Kendini nasıl anlatırdın veya o anlattıkların başkaları tarafından nasıl görülüyor baktın mı? “Ben” ini bilmeden nasıl başka “sen”lerle ilişkiler içinde olabilirsin? Yarım yamalak karanlıkta saklambaç olmaz mı? Kendinden memnun olma hali “ben buyum” mu “olduğum, en iyi halim daha iyisi için çalışıyorum” mu? Sorsalar kendinden memnun musun? Tek kelime ile “iyi”, iki kelime ile “iyi değil” mi?

İlişki önce kendimizden başlanılması gereken süreç. İlişki de önceliği “ben” ile ilişkiye verince devamı gelir sonra.

  • “Seni seviyorum”

+     “ben de ben de beni seviyorum”…

Ama sebepsiz olmasın sevginiz.

25.08.2026

Hayat belki denge arayışıdır

Hayat kendi dengesini bulur.

Denge aranır hep.

Olan olur.

Dengesizlik yorar

Umutlar kırılır

Hayaller uzak kalır,

Oysa belki hemen bir adım ötede,

Bir nefes alınca,

Gözünü açtığında o kadar yakındır.

Bakarsan görürsün.

Seni mutlu huzurlu edecek ne ise göreceksin.

Belki şimdi bulutların ardında güneş

Belki henüz toprak altında bir tohum

Belki henüz yuvasında küçük bir kuş kanatlanmayı bekleyen.

Hayat akar, gün döner, gece aydınlanır

Günü geldiğinde bulutlar gider güneş açar

Topraktaki tohum filizlenir, boy verir

Kuş kanatlanıp özgürce uçar.

Onu hissedersin, bilirsin

Zamanı geldiğinde olan olur

Huzurla bırakırsın kendini mavi gökyüzüne

Nereye uçmak istiyorsan oraya kanat çırparsın

Nerede kök salıyorsan topraktan besleniyorsan

Nereden alıyorsan enerjini

Orada boy verirsin

Orada çiçek açarsın

Bulutların ardındaki güneş çıkar

Işık olduğun yeri aydınlatır

Gözlerin kamaşır

Usulca kapatırsın

Hayale dalarsın

Hayalin gerçek olur.

Robo İmam Projesi

Diyanet bütçesi malum. Her kim dağ başı, yaylada ve küçük köye 3. camii yaptırırsa, köyde cemaat var mı yok mu okul var yol var mı demeden yüksek ücretli lojmanlı bir imam atanıyor. Ayrıca yurtiçinde ve yurtdışında itibardan tasarruf olmaz deyip on binlerce kişilik, on milyonlarca dolar maliyetli camiler de cabası. Kurumun da harcamaları ve bütçeden aldığı payı artıyor, ancak yetmiyor ek bütçe talep ediyor.

Harcamaların dışında imamlar zaman zaman devlet memuru olmalarına rağmen siyasete, her türlü hileye, dolandırıcılığa, ahlaksızlığa, cami içinde ve dışında katılabilenleri oluyor. İmam olmaları gereği de yaptıkları daha fazla tepki topluyor.

Özellikle imamların bazen youtuber/influencer olma hevesleri, anayasayı takmamaları, alabildiğince kendilerini cemaate şova kaptırmaları, güç peşinde koşmaları ve yeşil dolar tapkınlıkları, siyaseten gücün yanında yer kapma savaşları kamuoyunda İmamlara ve Diyanete karşı tepkileri de artırıyor. Zaten olmaması veya çok küçük olması gereken bu kurum genel bütçede her vatandaşın vergisi ile sadece bir grubun hatta bir mezhebin bazen bir tarikatın sesi oluyor.  

Buna ek olarak zaman zaman verdikleri fetvalar, 1400 yıldır sır gibi orucu neyin bozduğunu bile çözemeyen cemaat, söylenmesi bile suç olan çocuklara yönelik cinsellik içeren fetvalar, başka yerde olmayan bizde olan kandiller ve özel ritüeller, din dışı kuran dışı tarikat yapılanmaları bu karmaşayı artırdıkça artırıyor.

Bunlara kolay çözüm yolu var. Robo İmam.

  • Akıllı aslen robot imam.  
  • Bakım maliyeti oldukça sınırlı.
  • Yedeklenebilir seri üretilebilir.
  • Merkezi bir bakım ünitesi hızla aklı karışan veya bozulan imamın yerine birini gönderebilir bakımı yapabilir
  • Yetiştirmek için İmam Hatip okullarına gerek yok.
  • Yapay zekâ destekli, her türlü Kuran, Hadisler ilmihaller hatta diğer dinler ile ilgili karşılaştırmalı her soruya yanıt verebilir nitelikte,
  • Her dilde imamlık yapabilir, vaiz verebilir
  • Lojman, maaş, 5 yıldızlı otellerde eğitim şatafatlı bina, makam aracı, koruma derdi yok
  • Programı dışına çıkma şansı yok.
  • Hastalanma izin derdi yok
  • Anayasa ve yasalara sadık sadece inanç ile ilgili hususlarda derin bilgi sahibi
  • Dolandırma, camiye toplanan yardımları kişiselleştirme, kuran kursuna gelenlere yan gözle bakma, küçük çocuklara musallat olma gibi huyları yok
  • Bilgiler objektif o an iktidarda kim var, hangi tarikat Diyanette kümelendi gibi dönemsel farklılıkları yok
  • 15 Temmuz’daki gibi daha ne olduğu belli olmayan bir zamanda bir merkezi bir emirle aynı anda aynı şeyleri söyleyebilecek yapıdalar
  • Fetvaların ortak olması veya bölgeye, cemaate, güne, olaya göre hızla farklılaştırılması kolay
  • Bilgilerini yenileme, lüks otellerde meslek içi eğitim gibi sorunu yok. Hızla yazılım güncellemesi ile hepsi aynı anda aynı kalitede,
  • Cemaatin sevdiği istenilen herhangi bir kaliteli ses ile ezan okuyabilir, dua edebilir.
  • Kolaylıkla farklı dillerde de aynı faaliyetini sürdürebilir.
  • Zamanında ve eksiksiz olarak ritüelleri yerine getirebilir.

Ne dersiniz? Bu proje TÜBİTAK’da elemeleri geçer mi? Yoksa papaz eriğini imam eriği yapan proje ile mi devam edilir. 

Arada Kalma

Uzun yıllar Mart ayının ilk pazarında Antalya’da yarı maraton koşmak için ben ve ekürim Necdet Kenar Hillside Su otele giderdik. Bu, çoğunlukla hem koşu yarış sezonun açılışı hem de ilk denize giriş idi. Su sıcaklığı, hava nasıl olursa olsun denize girerdik.

Antalya’nın o dalgalı denizinde kıyıdan denize girerken ve çıkarken öyle bir yer vardır ki orada dalga gelir ve seni ters çevirir. Dalganın kırıldığı yerdir.

Girerken hızla yüzüp biraz açılman gerekir. Ancak çıkarken uzun sürer, dikkat etmek gerekir. O kırılma noktası olan bölgede fazla durulmaz ya daha kıyıya yaklaşacaksın ya da biraz da açılıp dalgalarla oynayacaksın.

Hayatımızın birçok anında yeterli kadar açılıyor, ileriye mi gidiyoruz yoksa kıyıda mı bekliyoruz belli değil. Ama en kötüsü ise o en kırılgan yerde ne geride ne ilerde ne kıyıda ne açıkta olunan nokta. Tam olmama eksik olma hali. Karasızlık, güvensizlik, tereddütlerle bir ileri bir geri misali hedefsizlik. Dolaysıyla da her dalganın hayatın her iniş çıkışının bizi daha çok etkilediği bir zaman dilimi, eylem hali.

İlişkiler bağlamında bakıldığında güzel bir duygusal ilişkide bir adım daha atıp birlikte yaşamamı yoksa bağı eksik tutup uzaktan sevmek mi arasında kalmak belki en çok yıpratan. Tam ne olduğu belli olmayan hal. Güvensizliği, bağlanma sorunu pekiştiren bir şey. Bir gün daha yakın, bir gün uzak hal. Ne kendini ilişkiye vermiş ne de uzak durma niyetini belli etmiş.

İlişkilerinde belki iyiye veya ayrılmaya evirildiği noktalarda oralarda. Ayrılıp uzak durmak da mümkün, kendini ilişkinin güvenli kollarına bırakmakta. Ama ortada kalmak sanırım en yıpratıcı olan. Çoğunlukla kadınlar tam da o noktada sorar; “biz şimdi neyiz?”.

Kıyıda taş mı sektiriyorsun denizde dalga ile mi yüzüyorsun? İlk büyük dalga geldiğinde kumlara geri mi kaçacaksın yoksa açılıp dalga ile salınacak mısın?

Neden öyle olur? Tam olmaz mı her şey? Çoğunluk her yaşanan hayatın her alanında her durumun farklı etkileri vardır. Her olayda hem avantajlar fırsatlar hem olumsuz yanlar tehditler olabilir. Bunları tartmak mümkün değildir. Bazıları altın terazisi ister, bazıları elektronik bakkal terazisi yeterlidir. Bazlılarına kantar az gelir. Bazıları tartıya vurulamaz.
Her bir kişinin terazisi kendi hayatındakileri ayrı tartar. Dolaysıyla her zaman iyileri düşündüğümüzde bizi sarıp sarmalayan mutlu eden pozitifler olacaktır. Ama olumsuzlukları düşündüğümüzde de tereddüt yaratan, karar almanızı geciktiren bizde kaygı uyandıran durumlar olacaktır. Buna kişi karar verir. Bir başkası kişi yerine karar veremez.
Bazen tartmak da istemeyiz. Sonucundan korkarız. Bazen güzellikleri ön plana çıkar bazen umutsuzlukla boğuşuruz. Bir anlamda kendi kendimize ket vururuz. Ne ileriye gider ne geri çekiliriz.

Gerekli olan öz farkındalık aslında. Ne istediğini bilmek iyidir. Ama ne istemediğini de bilmek gerekir. Zaman değişir iyiler de istekler de tehditler de fırsatlarda değişir. Bu hayatı dinamik tutar. Her geçen gün biz değişiriz, hayat değişir hayatla birlikte biz yeni yeni fırsatlar tehditlerle yeni kararlarla karşılaşırız.
Her kimliğimizde performansımız farklı olur. Hızla yatırım kararı alan biri sevdiğini yaklaşmaktan imtina edebilir. Bir gün de istifa eden biri yıllarca kötü bir evliliğin içinde debelenip durabilir.

Özgürlük hayatta istediklerini yapabilmek değildir, istemediklerini yapmamaktır. Arada kalmak yerine isteklerimize sıkıca sarılmaktır belki ihtiyacımız olan.

Derdi Dert Etme

Bugüne kadar gördüğüm en büyük çam ağaçlarından biriydi. Gödence köyünde bir çeşmenin hemen üzerindeydi. Tüm haşmetiyle fotoğraflamak istedim. Uzaklaşınca o büyüklük fotoğrafta kayboldu. Yine yazmak istedim onu. Bir gün o çamın altına gidip ocağımla çay demleyip ağustos böceklerinin müziği eşliğinde çayımı içeceğim. Sarılırım muhtemelen. Mutlaka söyleyecekleri, anlatacakları vardır. Bu kadar zaman yaşanmışlıklarından kalanlar vardır. 

Yaklaşınca odaklanınca büyüyen uzaklaşınca odağımızı değiştirince küçülen ne çok şey var belki.

Herkesin yarası kendinedir. Aynı dert ayrı yerden acıtır insanı. Her birimizi farklı etkiler.

Kimi sürekli düşünür durur. Kimi hemen unutur, başka şeylere dalar.

Kimi sürekli göz önünde tutar. Kimi ardını döner, önüne bakar.

Kimi yakınında tutar kontrol etmek için, kimi uzaklaşır alıp başını gitmek için.

Her dert ayrı şekilde tınlatır gönül telimizi. Her biri ayrı türkü olur çalınır. Her âşık farklı sözcüklerle anlatır.

Kimi dert diye ölümü anlatır, kimi ayrılığı daha zalim görür.

Kimi sıla hasretiyle yanar, kimi diyar diyar dolaşır, avunmak ister.

Her türküde dertler farklılaşır, çoğalır. İnce dertlere tabip saramaz.

Her derde derman bulunmaz. Dert bazen derman olur.

Derman ellerimizdedir oysa. Geç anlaşılır. Derdimizle dertleşiriz. Barışırız o zaman. Huzura ereriz. Sakinleşiriz.

Olduğumuz haldeki iyilikleri, olumsuzlukları dertleri de kabulleniriz. Bu çaresizliğin verdiği bir kabulleniş değildir. O an olana olunana saygıdır. Olanı kabullenmedir.

Hayat devam eder. Bazen iyi şeyler daha yakınlaşır, onlara odaklanırız, mutlu oluruz. Bazen olumsuzluklar yakınlaşır karamsarlığımız artar bize kendimizi kötü hissederiz.

Oysa olan ne varsa olduğu gibidir. Öyle değil midir?

Kuşkonmazlı Omlet

Kuşkonmaz en sevdiğim sebzelerden. Yetiştirmek içinde çeşitli kereler plan yaptım hala aklımın bir köşesinde. Yemek olarak belki 10 veya daha çok değişik versiyonları denedim. Her durumda şahanedir Hatta bir ara story’lere koyduğum kuşkonmazlı yemeklerden dolayı üretici şirketlerin sahibi benmişim gibi siparişler bile alıyordum DM’den.

Mart sonu topraklar ısınmaya başlayınca kuşkonmazlarda sivrilip toprağın dışında yüzlerini gösterirler. Toprak üstünde birkaç günde 25 cm. geçer ve kesilecek hale gelirler. Çok yıllık bir sebzedir. İlk ürün 3. Yılda ve fidan ile 12 yıl neredeyse hasat yapılabilir. Yabanisi de farklı adlar altında yöresel pazarlarda zaman zaman satılır.

Biraz pahalıdır. Ama bugün marketlerde sebze fiyatlarını görünce kuşkonmazın hakkı diyorum. Ben genelde ilk sezonun başları Mart ayında ve temmuz gibi sonlarda almak yerine en uygun bol olduğu nisan sonu mayıs ve haziran aylarında almayı tercih ederim. En uygun fiyat dengesi de oluşunca bol bol alır derin dondurucuya zor günler için koyarım.

Bu kuşkonmaz omlet bir sabah Belgrad Ormanı koşu sonrası evde kendime yaptığım. Yeni şeyleri çoğunlukla ilk kendimde denerim. Kuşkonmazlar biraz ince. Yumurtanın akı ve sarısı ayrıştırılmış halde. Yanda bir tavada çeri domates, biberler.

Annemin “oğlum hepsi mideye gidiyor karışıyor ne gerek var bu kadar uğraşmaya” derdi. Ben yemekleri sadece karın doyurma aracı bir beslenme aracı olarak bakmıyorum. Malzemenin alınmasından pişirilmesini hayale etmekten servi tabağındaki hali bir bütünlük içinde görüyorum. Hepsi büyütün içinde keyif veren parçalar.

Bu omlet fotosu eski Instagram hesabımda vardı. Kapanmış ve geri alamamıştım. Oradan bazılarını zaman zaman tekrar yayınlıyorum.

Yemek, hayattaki anlamlı davranışlardan biridir. Nasıl yaptığınız çok önemli.