Çocukluk anılarımda gece sabaha karşı başlayan Muhammed Ali Clay’in boks maçları vardır. Uyanık kalmak için türlü oyunlar yapardık. Maçlar da uzun sürerdi. O zamanlar keyifle izlediğimi hatırlıyorum. Babam boksu severdi. Belki benim de sevmemin nedeni babam ile birlikte olmak, paylaşmak onu taklit etmek olabilir. Boks, sonrasında pek sevdiğim ve izlediğim bir spor dalı değil.
Boks maçlarını izleyenleriniz bilir. Bazen tek bir darbe ile boksör yere savrulur. Hakem ona kadar sayar ve yerden kalkamadığında nakavt olmuş olur. Ben o boksör yumruk almış yerde yatarken yüzünde gülücükler, kafasının etrafında dönen yıldızlara takılıp kalırım. Yerde yatarken hayat öyle tatlıdır ki an kendini kaybetmiş, öylesine serilmiş. Bir anlamda farkında değildir olanın, mutludur hatta. Uyandığında nakavt olduğunu görür ve hasar tespiti yapılır vücudunda.
Ben o yerde yatan boksörün mutlu haline yıllardır “Nakavt Olmuş Boksör Sendromu” derim. Hayatta aldığımız darbelerin karşılaştığımız durumların farkına hemen varmayız. Hoş gelebilir bir süre. O an işte nakavt olmuş boksör gibi yerde yatarken mutluyuzdur. Sonra ayıldığımızda bizi ne kadar etkilediğini fark ederiz. Oysa bizim dışımızda herkes olanın farkındadır. Belki bir son toparlanış uyanış beklenir, kalkıp devam edebilelim diye. Ama çoğu kere toparlanılmaz.
İlişkilerde, yaşadığımız travmalarda beklenmeyen darbelerle ağır sorunlarla karşılattığımızda bazen nakavt olmuş boksör gibi oluruz. Bu yaşadıklarımızın fiziksel, ruhsal, maddi ve hatta sağlık etkilerini bilemeyiz. Verilen hasar belki sonra anlaşılacak. Hatta iyileşip ayağa kalktığımızda aldığımız darbelerin beyin hücrelerimizdeki, bilinçaltımızın kılcal damarlarındaki hasarları da belki yıllarca telafi edemeyeceğiz. Geçen gün ömürden olacak.
Bugün her birimiz için belki ilk ve öncelikli iş ayakta kalmaya bakmaktır. Sahip olduğumuz vücut, ruhsal ve maddi bütünlüğümüzü korumaktır.
Şimdi ona kadar sayacağım ve silkinip ayağa kalkacaksın biliyorum.
Bilinen bir fıkradır. Nasrettin Hoca’nın bir kişiye borcu vardır. “Nasıl ödeyeceksin” der.
Hoca bir çalılığı işaret ederek; “Buradan koyunlar geçecek, yünleri takılacak, o yünleri toplayıp satacağım ve borcumu ödeyeceğim” der. Bunun üzerine kişi gülümser. Hoca da “Peşin parayı gördün tabi gülümsersin” der.
Bazen kendi kurduğumuz hayallere öyle kapılırız ki onun gerçekleşeceğine inanırız. Gerçekleşmesi çok olası olmasa da onu sıkıca sahipleniriz. Belki bir savunma mekanizması, belki bir kaçış.
İşyerinde uzun yıllar terfi bekleriz, kötü giden ilişkinin bir gün düzeleceğini ümit ederiz, özlediğimiz/sevdiğimizin de bizi seveceğini düşünürüz. Güzel günlerin hemen gelmesini bekleriz.
Hatta sporda şampiyonluk vaadi ile takımı alıp küme düşürtürüz. 2023 olmadı, 2071’de dünya lideri olmayı bekleriz. Bir yanda “yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” türküsü avaz avaz çalarken diğer yanda mehter takımı verir gazı habire.
Mantıklı açıklamalarımız, gerekçelerimiz, destekleyici hikâyelerimiz vardır. Öylesine heyecanla anlatırız, öylesine kendimizi kandırırız ki karşımızdaki de kanar bir süre. Ya da öyle sanırız. Muzip gülümsemeyi, ses çıkarılmamasını onay kabul ederiz. İdare eder diye düşünürüz.
Gün gelir ilişki sonra erer, kişi ayrılır yıllar sonra. Artık yeter der. Hak ettiğinin verilmediği şirketten istifa eder arkasına bakmadan. Bir ülke yoksulluğun pençesinde kıvranır durur bir süre. Sonunda sandık gelir, vaatkârlar hüzünle ayrılır sahneden. Devran döner.
Türkü der ki “bir güzeli bir çirkine vermişler, güzel ağlar çirkin güler bir zaman”. O yüzdendir ki bir süre başkalarını, uzun süre kendimizi kandırabiliriz ama bir gün gerçek kapımızı çalar. O gün işte hayallerimizle ve gerçeklikle hesaplaşma vaktidir.
Ya gerçeklik kabul edilecek ya hayaller revize edilecek. Her durumda bir ince ayar gerekir yaşamda. Olmak istediğimiz ile olduğumuz hal arasında bir yol ararız. Ulaşamadığımız hayallerle hesabı ödeyip vedalaşmak gerekir ki diğer hayallere sıra geldin.
Memlekette acılı biber salçasına “biber reçeli” derlerdi. Acı, yemeklerin günün her saatinde vardı. Sabah kahvaltıda bile acılı közlenmiş kırmızı kapya biber ekmeklere dürüm yapılır, yanında sıcak çay içilirdi.
Bu yıl birkaç çeşit acı biber turşusu yaptım. Dolapta kıl acı sivri biber var. Biraz acı olmadan yemeğin tadı olmaz sanki. Ben yemeğin içine değil de yanında tercih ediyorum. Belki bu çocuklukta acili biber reçeli deneyimleri nedeniyle bugün reçeller, hatta marmelatlar elma suyu ile bile yapılsa bana çok tatlı gelir ve nerdeyse hiç tüketmem.
Her çocuk gibi sokaklarda oynar, acıkıp da eve geldiğimizde ekmek üzerine biber salçası veya normal domates salçası üzerine pul biber serpiştirerek ayakta açlığımızı giderirdik. Sonra da oyuna dönerdik.
Bugün, günde iki öğün yiyince arada bazen yemek öncesi küçük bir atıştırma greyfurt veya evde mayaladığım yoğurt güzel oluyor. Bazen de bugünkü gibi bir dilim karabuğday ekmeği üzerine biber salçası ve bebek avokado ile olabiliyor. Avokado da son yıllarda gittikçe daha çok tükettiklerimden. Hele bulabiliyor isem bebek avokado tercihlerimin başında gelir.
Sanırım bu çocukluk anılarımla yetişkinlik deneyimlerim ve tercihlerimin bir karması gibi oldu.
Eskiden ne varsa onu yerdik. Şimdi çok mu seçici olduk ne?
Hayatın gelgitlerinde ara ara bunaldığımız, üzüldüğümüz olur. Hem de sıkça. İyi şeyler de hep devam etmez. Kötü görünen, üzüntü veren kaygı uyandıran şeylerde biter. Kaygı artığında, gerildiğimizde, üzüldüğümüzde bireylerin tepkisi, yönetmesi farklı olur. Kim yok sayar, kimi abartır, kimi kendini eğlenceye, keyif veren şeylere verir, kimi kaçar bir şey yapar. Daha çok çalışan olduğu gibi daha çok spor yapan, kendini alış verişe veren veya anlamsız dizileri, filmleri saatlerce izleyen de olabilir. Bazen de kişi tatlıyı, yemeği abartır.
İyi şeylerden biri de alışverişe gider gibi yapıp yürüyüş yapan bir arkadaşım kahveye geldi. Gül yüzlü kızımla konuştum.
Bugün bir arkadaşım babasını kaybetti. Bir arkadaşımla hayat arkadaşının hastalığı ile ilgili konuştum. Bir başka arkadaşımın belirsizlik dolaysıyla artan kaygısının beni de etkilediğini gördüm. Ara ara ama gün için yeterli dozda üstüme üstüme geldiler.
Gün içindeki bu gelgitlerde ne yapıyorum diye gözlemleme şansım oldu. Tepkisel davranmadım, olumsuzu düşünmedim. Her birinin ben de tetiklediği şeylere sakince uzaktan bakmaya çalıştım. Sonrasında akşam kendimi mutfakta yemek yapar buldum. Dolapta birkaç çeşit olmasına rağmen.
Küçük dallı karalahana ve pazıları sarmak için mutfaktaydım. Eşlikçim Trt Türkü’de 30.12.2020 de yayımlanan Adile Kurt Karatepe’nin 1 saatlik enfes yadigar” programı oldu. Canlı yayını kaçırmıştım.
Yemek yapmak, malzemeleri hazırlamadan başlayan uzunca bir süreç. Benim için kısa geçen bir zaman dilimi. Telaş olmadan yapılırsa oldukça keyifli. Her bir sarmaya dikkat etme bir çeşit moda deyimiyle “anda kalma” aktivitesi gibi. Adile Kurt Karatepe’nin hem anlatımı hem de okuduğu türküler magnılar ise ülkenin ve Azerbaycan’ın dört bir yanında ozanlar eşliğinde bir yolculuk gibiydi. Bazen bir bardak şarap da içerim, yaz ise bir bira. Keyif daha da katmerlenir. Bugün öyle yapmadım.
Zaman için de belki farkında olmadan yemek yapmayı sevmişim, sevdikçe yemek yapmışım. Bu yeni bir şey değildi. Şimdi bakıyorum da 30 yılı aşkın bir geçmişi var. Benzer bana iyi gelen doğada olmak, uzun yürüyüşler, tırmanışlar, kamp, deniz. Bugün için evimde penceremden görünen dünyamda güzel bir ağaç da keyif veriyor.
Kendi damak tadıma uygun ve malzemelerini bildiğim yemekler yapıp yemenin ikincil kazançlarını da bulmuşum sanki. Gün akşam olduğun da yarın yeni başlayacak ve yeni şeyler getirecek günü beklemekten başka ne yapabiliriz ki..
Karalahana deyince Karadeniz gelir aklıma. Karadeniz benim için fırtına deresi boyunca yaptığım tek başıma ve grup halindeki farklı rotalardan doğa yürüyüşlerim, olağanüstü güzellikteki yaylalarındaki kamplar, iki kez zirvesine çıktığım Kaçkar Dağı, erken bizi bırakıp giden Kazım Koyuncu demek.
Karadeniz dağlarından eriyen karlardan süzülüp damla damla çoğalarak coşan, birleştikçe gürleyip akan o derelerin kıyısında oturup ayağını suya soktuğunda her şey bir başka olur, tüm yorgunluklar kaybolur.
O derelerin kıyısında durup dinlenmemiş, suyun sesini dinlememiş, onunla birlikte coşmamış isen derelerin akmasına engel olan, coşkusunu azaltan kurutan, yok eden HES’lerin varlığı sadece haber gibi gelir. Kuruyan her dere, yapılan bir HES, Karadeniz coğrafyasına doğasına vurulan bir darbe. Binlerce yıllık doğanın akışı kar hedefi talan uğruna yok edilmemeli. Er geç doğa hakkını geri alır, insan sadece yaptığı ile kalır.
Karadeniz’i o kadar severim ki her yıl aynı yaylara gidelim dense yine giderim. Dere yanlarında yol boyunca biten yabani fındıklardan o kadar keyif almışımdır ki “finduk” için çok sayıda dörtlüklerden oluşan güzellemelerim var. Belki bir gün paylaşırım.
Karalahana Karadeniz ile özdeşleşse de yurdun her yerinde yetişiyor. Besin değeri oldukça yüksek. Çiğ olarak kullanılsa da ben hep sarma ve çorbalarda kullanıyorum. Bugüne kadar değişik içlerle sarmasını yaptım. Bol bol da çorbalarda kullanırım. En kolay olanın tarifini paylaşmak istedim.
Yaklaşık bir demet karalahanadan bir pilav tenceresine tek sıra yetecek kadar sarma çıkabiliyor. İç malzeme olarak ben az pirinç, kıyma (genelde kuzu ve dana karışık), bol soğan, mevsimine göre kırmızı kapya biber, yeşilbiber, dereotu, nane, maydanoz, sarımsak, mevsiminde ise bir rende domates ve bir miktar kendi üretimimiz seferi zeytinyağı. Ekleme serbest. Bir demet karalahana için 150-200 gram kıyma yeterli. Ben bir defasında kıyma yerine temizlenmiş kılçıksız hamsiyi iki bıçak ile kıyma gibi yapıp kullanmıştım. O da şahane bir iç olmuştu. Bir iki kez de hamsi kuşunu bile karalahanaya sardım.
Yaprakları sararken ben köklerinin bir kısmını sarma üzerinde tutuyorum. Yaprakları sıcak suda beklettikten sonra özellikle sapları duracak ise bir merdane ile yaprağın damarlarını ezmek sararken kolaylık sağlıyor. Bu fotolardakiler de yapmadım.
Kestiğim diğer köklerle de tencere altına yatak yapıyorum. Bu tercih edilme ise bir iki patates, soğan, havuç ile şahane bir sebze çorbasına malzeme olur. Bu hem o köklerin de pişmesine ve yemeğin bir parçası olmasına katkı sağlıyor hem de tencerenin olası bir tutma halini engelliyor.
Sarma işleminde kökün dışarda kalması için yanlamasına satıyorum. Yaprağın damarlarının izlerinin olduğu pürüzlü kısmı içe gelecek şekilde malzemeden yeterli kadara koyuyorum.
Her bir sarmayı usulca tenceredeki yerlerine yerleştirip sarmaları geçecek şekilde su ekliyorum. Pilav tenceresine belki bir tabağı ters çevrilip pişme sırasında dağılmamaları için kona da bilir. Ben genelde kaynara çıktıktan sonra tabağı alıp, ağzı açık pişiririm. Orta ateşte 20 dk.da pişer. Arada kontrol etmekte fayda var tabii.
Ben tabağa koyduğum miktar kadar saplarından tutup 4-5 tanesini hemen oracıkta yerim. Yanına ev yağımı bir yoğurt varsa harika olur. Renkli havuçlar, renkli turplar da iyi gider ve illaki acı biber iyi gider.
Arada yeni yemekler deniyorum. İşim olmadığından değil yemeyi iş edindiğimden keyif aldığımdan belki. Bu yıl birkaç kez yaptığım “Çalı Fasulyesi Dolması” da bunlardan biri. Geçenlerde yaptığım bu yemeğin tarifini paylaşayım istedim.
Başlangıcı da ilginç. Karantina döneminde küçük evimin eskiden kapatılmış balkon şimdilerde çalışma ofisim olan köşesinde saksılarda değişik bitkileri yetiştirmek, onların büyümesine tanıklık etmek istiyordum. Sarımsak, soğan, mercimek, ,biber, nohut, yeşil fasulye, hatta patates… Her gün bakıyordum. Soğan ve sarımsaktan iyi verim aldım. Biber den az. Patates, nohut ve mercimek olmadı. Ama fasulye bir gün bir adet verdi. Ben de aile whatsapp grubuna yazdım “Bu fasulyeyi ne yapayım?” diye. Turşu kur, zeytinyağlı yap, kurut, yemekten pek anlamadığını düşündüğüm ABD’deki kardeşim ise dolmasını yap dedi. Fikir ondan çıktı yani. Ben de fikri kaptım.
İç malzeme kısmen klasik. Sarma dolma içi gibi. Az pirinç, soğan, sarımsak, yeşilbiber, kırmızı kapya biber maydanoz, dereotu, nane, bir domates, kendi üretimimiz seferi zeytinyağı.
Kendi ellerimle seçtiğim mümkünse düz ve büyük çalı fasulyelerini temizledikten sonra önce ortadan ikiye kestim. Sonra da yandan kalın olan tarafından yardım.
Pilav tenceresine dizme işinde biraz dikkat gerektiriyor. Elimde ölçülümüymüş ki malzemeler tam yeterli geldi. Siz yaparken tencerede eksik kalan kısım artan malzeme vs olduğunda doğan, patates ve biber doldurup koyabilirsiniz boş kısımlara.
Eskiden yemekler kaynarken dağılmasın diye derelerden toplanan çok ince taşlar evlerde mutfaklarda olurdu. Ben o taşlar yerine büyükçe bir servis tabağını koydum.
Tabağa gelecek kadar su koyun. Tencerenin durumuna ateşe göre gerektiğinde az su takviyesi için sıcak suyunuz bir yerde olsun. Fazla geliyor ise bir süre sonra kapağını açık olarak pişirebilirsiniz. Fasulyeler daha da yeşil olur. Dibini tutturmayın, az sudan zarar gelmez.
20-25 dk kadar kaynara çıktıktan sonra orta ateşte pişti. Ben azıcık diri severim. Siz kendi damak zevkinize göre etler pişince fasulyenin pişmişlik düzeyini ayarlarsınız. Alıp hemen yaparsanız daha kolay pişer daha lezzetli olur.
Bu da servis tabağındaki hali. Ben ayrıca yanına kendi yaptığım yoğurttan da koymuştum. Elle de tane tane alınıp yenebilir bir pozisyonda idi.
Halen sezon dışı ama sera çalı fasulyeleri var.
Sonraki yemek tariflerinde denediğim veya sevdiğim dolma ve sarma çeşitlerini ve tabii başka pratik yemekleri de paylaşmayı düşünüyorum.
Sevgiyle dostlukla afiyetle kalın.
4.12.2020
Not: İlk paylaşımım Instagram hikayelerde olmuştu.
“Hiçbir şey” veya “hiçbir şey yok” diye duyduğumda kızımla çocukluk döneminde oynadığımız bir oyun aklıma gelir. “Ne yemek istiyorsun” diye sorduğumda bazen “Hiçbir şey” derdi. Ben de ona sanki tabakta hiçbir şey isimli bir yemek varmış gibi yapardım, kaşık kaşık verirdim. O da hiç bir şeyi yermiş gibi yapardı. Ağzına hiçbir şey gelmezdi, hiçbir tat almazdı ve hiç hoşuna gitmezdi.
Sonra bana derdi ki “Bana bir şeyli yemek ver. Bu hiç bir şey, hiç bir şeye benzemiyor. Sevmedim”.
Bazen sorarsınız neyin var? Sorun ne? Veya ülkede, şirkette, evlilikte, ilişkide sorunlar nedir? Yanıt genellikle “Hiçbir şey, sorun yok”. Özellikle sorunu görmek ve çözmek istemeyen yok sayarak belki ondan kurtulacağını sanır. Daha inkar aşamasındadır.
Hayatımızın ne kadar “ya var ya yok”, “ya sev ya terk et”, “ya sorunumuz yok ya batmışız”, ” ya 1 ya da 0″ modunda olduğunu, bunun tarz halinde geldiğini görür gibi oluyorum. Oysa hayatta siyah ve beyaz arasında farklı tonlar, 1 ve 0 (sıfır) aralığında sayılar, yüzdeler; hayatta küçük ve büyük sorunlarımız vardır.
İşte bu noktada eğer sorunların olabileceğini kabul edersek, onları çözebilmek için bir umut olur. Görmek varlığını kabul etmek bile çözümün ilk adımı olabilir. Ama “Hiçbir sorunumuz yok”, “hiç bir problemimiz yok”, “o sorun dediğiniz şey ile ilgilenmiyorum”, “hiçbir şeye gerek yok” dediğimizde bilincimiz, ne bu konuya odaklanacak ne de çözüm üretmek için çaba harcayacak.
Bunu söyleyen değerli büyüklerimiz bizleri yönetenler ise onlar demek ki ülkeyi güllük gülistanlık sayıyor ve ekonomide, siyasette, hukukta hiçbir sorun görmüyorlar. Ülke olarak hem şahlanıyoruz aynı gün dipten çıkmak seferberlik ilan edebiliyoruz. Sorun olmadığı kabul edilince bir kez çözmek istedikleri herhangi bir şey de kalmıyor geriye. Bunu “çözüm üretmek için çaba harcayacakları bir şey de yok” diye mi anlamak gerekir.
Ya da ilişkilerde insan kendisi ile bile her zaman barışık değilken ikili ilişkilerde arada çatışma noktalarının olmaması normal mi? Daha başlarda ortaya çıkan küçük sorunları öteleyerek mikro travmaların oluşmasına katkı sağlamak yerine o sorunlarla zamanında yüzleşsek olmaz mı? “Hiçbir sorun yok” deyip etrafa gülücükler dağıtırken maskemiz ne güzel olur. “Dışarısı el bakar, içi beni yakar” misali yürek kan ağlarken “hiçbir şey yok” demek ne derece yararlı.
Hata yapmaktan, yanlış bir şey olmasından, eksiklikten, becerememiş olmamızdan, tam ve sorunsuz olmamaktan korkmamak gerek belki. Sorunların olması bizi beceriksiz, değersiz başarısız kılmaz.
Geçmişteki sorunlara çözüm üretirken ki kaynaklarımıza odaklanmak gerek. Bizdeki gücü tekrar çıkarıp şu an karşılaştığımız olan sorun olan “bir şey”leri çözmek için pekâlâ kullanabiliriz. O zaman “hiçbir şey yok”un, göz ardı etmenin ötelemenin bizi güçlü kılmayacağını tam tersine bir şeyleri çözebilme gücümüzün bizi güçlü kıldığını görmek iyi olabilir.
Hayatımızda var olan geçmişte başardığımız iyi şeylere odaklanıp onları fark ettiğimizde, o küçük iyi şeylerin kaldıraç etkisi bizi bunaltan diğer sorunlarımızı görmek ve çözmek için motivasyon sağlayacaktır.
Hayatımızda hata yapmak değil, ders alabilmek; sorun olması değil, olduğunda bunu çözebilmek, o yeteneğe, birikime sahip olmak daha değerli gibi.
Hadi bakalım. Yarın güneşin doğacağını ve daha çok parlayacağını bilmek bile yetmez mi?
Geçenlerde bir arkadaşım “eskiyi çok düşünme, anılara takılma, eskiyi düşünürsen beynin zekan yeniye daha az odaklanır” dedi. Haklıydı belki. Ama bazen geçmişten gelen küçük bir anı, bir türkünün sözleri, esen bir rüzgar, okunan bir dize hem geriye hem başka bir aleme götürebiliyor kişiyi.
Geçenlerde nereden esti bilmem aklıma çocuklukta sıklıkla televizyonda izlediğim Rüştü Asyalı’nın unutulmaz tiplemesi ile Keloğlan filmlerinden bir sahne geldi. Genellikle film de Keloğlan Padişahın kızına âşık olur. Ona kavuşabilmesi için yarışmadan geçmesi yağız delikanlılarla, güçlü kuvvetli rakiplerle kapışması gerekir. Bizim fakir Anadolu çocuğu Keloğlan da bir şekilde rakiplerini alt etmenin yolunu safiyane şekilde bulur.
Bu yarışmalardan birinde artık üç kişi son yarışa kalmıştır. Üç bardakta bir miktar sıvı var ve padişah üç yarışmacıya hangisinde “zehir” var diye sorar. Bilemeyenin kellesi gidecektir.
İlk iki yarışmacı birer bardağı seçer ama her ikisine de Padişah “yanlış, götürün bunu” der. Sıra Keloğlana gelmiştir.
Padişah “sen de son bardak diyeceksin bir o kaldı zaten” der. Bizim keloğlan düşünür ve üç bardağı birbirine döker sonra dolu bardağı gösterir. “Bu bardak” der ve Padişahın kızını alır.
Siz bardaktaki zehri isterseniz çözüm için gereken ilaç deyin, sorunların hallolması, dertlerin devası, çözümün kendisi deyin nasıl tanımlarsanız öyle olsun. Bizlere A mı, B mi yoksa C mi olacak diye dayatılan seçeneklerinin hiçbiri bazen tek başına sorunun yanıtı, sorunların çözümü için yeterli olmayabilir.
Tek başına iken çözüm olmayan, birlikte iken çözümün bir parçası olabilir.
Demem o ki çözümü A, B veya C’de ararsak bulamayabiliriz. Daha farklı mı bakmalıyız ne?
Okumayı Cumhuriyetin ilk eğitmen/öğretmenlerinden Sefer Dedem’in köy okulundaki sınıfında öğrenmiştim. 4,5 yaşlarındaydım. En erken çocukluktan kalan güçlü bir anıdır. Dayım, Teyzem öğretmendi. Ben Gökçeada Atatürk Öğretmen Lisesi’nde yatılı okudum.
1983 yılında üniversite sınavına girerken tek tercihim vardı. Siirt Öğretmen okulu. 2 yıllık. Urfa’ya en yakın yer. Hemen para kazanacağım ve severek yapacağımı düşündüğüm bir işti. Son gün sınav öncesi tercihi değiştirdik, ağabeyim ve arkadaşlarının da önerisi ile. Sonra Malum ODTÜ’yü kazandım.
Lisede öğretmenler günü için düzenlenen yarışmada “sihirli eller” adlı kompozisyonla birinci olmuştum; Dokunduğunu farklı yapan, katkı sağlayan, değişime yol açan, karanlığa ışık tutan sihirli eller. Ancak, öğretmeleri sadece okulda ders veren anlatan meslek erbabı gibi düşünmüyorum. Bu görevi farkında olmadan yerine getiren hayatımızda bize öğretmen olan kişileri de anmak gerek.
Öğretmen ve öğrenme karşılıklılık içerir. Sen öğretirken de öğrenirken de değişirsin. Zaman zaman şimdi üniversitelerde konuk olarak katıldığım derslerde hala o birlikte bir şeyleri paylaşma heyecanını duyuyorum. Halen öğrenciyim. Haziran 2020 de Klinik Psikoloji yüksek lisansını bitirdim. Halen devam ettiğim uzun süreli 3 terapi eğitimi var. Öğrenme süreç. Öğrenmeye açık olma da önemli. Hayatın kendisi zaten iyi bir öğretmen. Bırakın ellerine. Yeni şeyler öğrenin, deneyin. Bildiklerinizi de paylaşın bilene de danışın.
Kızım 3-4 yaşlarında, incecik bir gül dalıydı. Hala da öyle. Her ebeveynde bir miktar olan kaygı, bizde de vardı: Acaba az mı yiyor? Gelişimi yeterli mi? Daha çok kilo alsın diye börekler, mantılar, pilavlar da verirdik. Sonra anlaşıldı ki glütene duyarlılığı çok yüksek. Harbi harbi Çölyak. Şimdikilerin test yaptırıp “Benim 1200 m. rakımda yetişmiş dağ çileğine, horoz yumurtasına, çarkıfelek meyvesinin çekirdeğine bilmem neye duyarlılığım yüksekmiş” tarzı bir duyarlılık değil. Bizim ona her verdiğimiz, yemesini istediğimiz unlu besinler meğerse bünyesinin reddettiği, hatta diğer gıdaların besin değerinden çalan, zarar veren, kızımın bir şekilde farkında olup istemediği şeylermiş.
Ben o zamanlarda da bol bol yemekler yapardım. En büyük eğlencelerden biri de kızımla birlikte yemek yemek olurdu. O günlerde tablet, akıllı telefon yoktu. TV önünde reklam izleterek yemek yedirmek de aklımıza gelmedi. Şimdikiler kadar “zeki” değildik. Ben de yemek süreci için çeşitli yöntemler, oyunlar geliştirmiştim. Bu onlardan biri.
Yemek yerken biraz iştahsızsa, o gün az yiyecek gibiyse sol elimin parmakları parmakları yüksek ve kötü bir sesle “Beeeeeğğ” diye bağırarak masaya gelir, “güzel yemek kokusu aldık, açız” derlerdi. Yemekleri koklar, içindekileri tahmin etmeye çalışır ve canları çekerdi. O sol elin parmakları bağırır, durmadan kızımı rahatsız ederdi. “Beee”leri susturmanın yolu onlara birer kaşık yemek vermek, karınlarını doyurmaktı. Kızım “Beee”leyen her bir parmağa birer kaşık yemek verir, onların yerine yerdi. “Beee”ler yemekten aldığı kokuları, lezzeti, yemeğin kendilerine nasıl yararlı olacağını söyler ve kızıma onlara yemek verdiği için teşekkür ederlerdi. Bazen başparmak ve orta parmak iki kaşık isterdi; biri uzun boylu, biri de tombul olduğu için. Kızım, onlarla sohbet ederek, onların yerine kaşık kaşık yer, tabaktaki yemek de böylece azalırdı.
Bazı günler öyle olurdu ki kızım yemeği bitiremeyeceğini anlar ama yemek de isterse, belki de biraz oyun olsun diye “Baba! Beee’ler gelsin” derdi. Kısa zamanda yediğine ve miktarına daha az karışır olduk.
Zaman içinde onun yemeklere ilgisi arttı. Bugün, biraz da yüksek glüten duyarlılığı dolayısıyla ne yediğine dikkat etmesi gerektiğinden, mutfakta gayet güzel şeyler yapıyor. En son glütensiz künefe yapmıştı. Şaştım kaldım. Serde, köklerde hiç görmese bile Urfalılık da var.
O günlerde yemek yaparken arada ondan destek isterdim. Destek almak, bazı basit kesme, yıkama, karıştırma işlemlerini veya kontrolleri onunla birlikte yapmak, yemeğe emek vermesi, katkısının olması önemliydi. Öyle olunca daha çok seviyor, ilgileniyor, yiyor ve kendini daha da değerli hissediyordu. Ayrıca birlikte çok güzel zaman geçiriyorduk.
Hayatımızın birçok evresinde farklı zamanlarda yapmamız gereken şeyler olduğunu görürüz. Hayat bize iyi kötü çok şey sunar. Önümüze konan tabağı bitirmenin, sağlıklı beslenmenin, yeterli gıda almanın önemini biliriz. Daha aktif bir yaşam, daha hareketli olmak, spor yapmak, doğada olmak ve benzeri değişik şeylerin bize iyi geldiğini görür, fark ederiz. Yapmamamız gerekenleri de az çok biliriz. Alışkanlıklarımızın bazılarını değiştirmemiz gerekir. Çok tatlı ve unlu şeyler yiyor, sigara içiyor olabiliriz. Belki de belirlediğimiz hedefler için yeterli gayret göstermiyoruzdur. Niyet yerinde olsa da her durumda karar alıp yeterli enerjiyi kendimizde bulamayız. Ya ötelenir ya yapmamak için mazeretler bulunur, savunmalar geliştirilir. Sonuçta sürekli suçlu hissederiz kendimizi; iradesiz, yetersiz, kararsız. Belki de kendimize eleştirimiz artar ve kendimizden memnun olmaz beğenmeyiz bir süre sonra. Biz kendimizi beğenmediğimiz için bizi de beğenen olmaz.
O durumda belki ihtiyacımız olan “Beee”lerin gelmesidir. Onlar gelince biliriz ki onların yardımı ile neşe içinde daha kolay hallolacak birçok şey. Bu “Beee”ler bazen en yakın arkadaşlarımız, bazen işle ilgili üstatlarımız, bazen ailemiz, sevdiğimiz yakınızdaki biri olabilir. Bazen de profesyonel destek alırız. Beee’lerin gelmesi için illa açlıktan ölmeye gerek yok. Zamanında paylaşılan her ne sorun ve konu ise çözüm de o kadar kolay olur. Beee’ler, bir ritüel gibi bizim de belki kendi başımıza yetersiz kalacağımızı fark ettiğimiz anda destek almaktan yardım istemekten ürkmememiz gerekir. Genellikle destek veren, başkalarına empati ile destek olan zor günlerde birilerinin yanında olanlar aynı ölçüde almayı ve istemeyi geliştirememiş olurlar. En çok destek olan bazen en çok desteğe ihtiyacı olan olabilir.
Orada kendimize “beee”lerin gelmesi için izin vermemiz, bunu kabul etmemiz açık olmamız iyi gelecektir.
Sahi siz “beee”ler gelsin der misiniz? “Garip başa bir hal gelse zamanda” orada “beee”leriniz var mı?
Sevgiyle, dostlukla, her ne yolun yolcusu iseniz yolunuzda yoldaşlarınız olsun.