Blog

El gövdede kaşınan yeri bilir

“Dostlarım,
Kardeşlerim,
Canlarım…

Kaldırın başlarınızı
Suçlular gibi, yüzümüz yerde
Özümüz darda durup dururuz.
Kaldırın başlarınızı yukarı
Bize göz verildi, gözleyin diye!
Dil verildi söyleyin diye!

El gövdede kaşınan yeri bilir
Dert bizde, derman ellerimizdedir.
Ararsan bulursun, verirsen alırsın.
İnanmazsan gelir görürsün..”

Hacı Bektaş Veli’nin çağlar öncesinden evrensel mesajı.



İnsana, özüne, gücüne inanan, hem bir olmayı hem cem olmayı dengeleyen bir bakış açısı. Güçlüden değil insandan yana. İnsanı referans alan yaklaşım. Fazla anlatmaya gerek yok. Arada tekrar okumak.

Benim çok sevdiğim, önem verdiğim, anlamaya çalıştığım bu özdeyişi tekrar okuyunca paylaşmak istedim.

Candan İleri

Bazen maldan paylaşırız; Yuvamızı, tabaktaki aşı,  cüzdandaki parayı.  Bazen emeğimizi katarız emeğin yanına. Hesap yapılmaz. Karşılık beklenmez. İstekle olur. Duygu da vardır mantık da.

Bazen candan paylaşılır; Arkadaşlık dostluk gibi. Güzel bir sohbet, sevgi de öyledir. Düşünülmez. Kendiliğindendir. Bazen bir karşılıklılık gereklidir. Tek taraflı arkadaşlık, sohbet olmaz örneğin. Bazen birine ihtiyaç duyulur, sizi kalp gözü ile dinleyen, anlayan.  

Bazen ruhunuzdan paylaşırsınız; Hayallerinizi, umutlarınızı, korkularınızı, beklentilerinizi. Çaresizliğinizi, hayal kırıklıklarınızı. Arzularınızı. Kılcal damarlarınızı sunarsınız. Kanayan yaraları, kabuk bağlamışları. Tedirginlikleri.  Güven ister. Açıklık ister. Özgüven ister. Hikâye paylaşmazsınız, hikâyenizi paylaşırsınız Tüm samimiyetinizle.  

Ne paylaşırsak paylaşalım kendimizden paylaşırız; Ya fiziksel, ya ruhsala ya da maddi bir parçamızı.

Türkülerde âşık öyle çaresiz kalır ki tek verebildiği gönülden geçenlerdir. En son kendisini koşulsuz sunar. Canana verebileceği paylaşabileceği en büyük ve son şeydir canı.

Türkü der ki

“Sabahın seheri günden ileri
Ben kimi sevmişim senden ileri

Ziyaret olmuşsun kurban istersin
Kurban bulamadım candan ileri”

Bol paylaşımlı günleriniz olsun.

Uğur’lar Olsun

Uğur mumcu denince ilk aklıma gelen “gerçekler” oluyor. Öyle ki zamanından çok önce, vizyoner bir bakış açısı ile çoğunluk görüşüne ters gerçekleri dile getirirdi. Gerçeğin bir gün ortaya çıkma gibi özelliği vardır. Engel de olsa zorlansa da,  gecikse de bir gün kaçınılmaz gerçekleşir. O gerçekler ki aydınlık Türkiye için önemli bir ışık, önlem alınsaydı bir  çok olumsuzlukları engelleyebilecek panzehir olacaktı.

O; gerçekleri söylemeyi doğallıkla yapıyordu. Çok az canlı dinleyebildim. Koca koca kitaplarla gelirdi. Söyledikleri farklıydı, vurucu etkileyiciydi.
Oysa yürek istiyordu. Yiğitçe davrandı, haince öldürüldü. Katili belliydi o gerçeklerin saklı kalmasından kim menfaat duyuyorsa oydu.

Ben ölüm haberini duyduğumda herkes gibi çok üzülmüştüm. Ama o gün  üzüntümün daha farklı bir acı, çaresizlik, temel değerleri sarsan bir yani vardı. Bu ülkede yurtsever olmak bu kadar zor olmamalıydı. Solcuların yurtsever, sağcıların milliyetçi olduğu bir dünyada o gerçek bir yurtseverdi.


Ölüm ilanı vermek için kurumda para topladık, adları açıklanmayacak olmasına rağmen çok az kişi katıldı, çok zor kabul ettirebildik cumhuriyet gazetesine bir grup çalışan ibaresini.  Bu bile yapan kim, kim iktidar ve gücü elinde tutuyor, kim muhalif, kim kime karşı güç dengelerini gösteriyordu.


Bir pazar sabahı Ankara yine kara olmuştu, kapkara. Öylece de kaldı.


Milyona yakın insan uğurladı; Mesai saati, izin verilmeme, gidenlerin kayıtları tutulan bir ortamda. Bizi  yüreğimizde bir buruk acı ile bıraktı.  O acıyı bal eylemek gerek.

Uğur’lar olsun.

Hemşerim Saat Kaç?

Çok sevdiğim hikâyedir. İlk ne zaman ve kimden duydum hatırlamıyorum. Adam Londra’nın ana caddelerinden birinde yürürken birisi gelir ve Türkçe “Hemşerim saat kaç?” der. Adam saati söyledikten sonra “Sen benim Türk olduğumu nasıl anladın?” diye sorar. Soran kişi “Türkçe’den başka dil bilmiyorum ki” diye cevap verir.

Başka bir dil bilmiyorsanız, bildiğiniz dilin imdadınıza yetişmesini her derde deva olmasını bekleyeceksiniz.

Heybemizde ne varsa yere de o dökülür. Sorduklarımız da aldığımız yanıtlar da bir anlamda hayatta karşılaştığımız durumlara biriktirdiklerimizle verdiğimiz tepkilerdir. Kısıtlarımız fazlaysa soracağımız sorular da kısıtlı olacak, aldığımız yanıtlardan anladıklarımız da.

Hayatın içinde farklı duygularımızla barışık değilsek, duygu spektrumumuz darsa, basit olaylarda hemen öfkeli tavır alabiliriz. Belki de en çok bildiğimiz alıştığımız odur. Ya da sadece baskın çıkma üzerine bir tecrübemiz varsa küçük bir tartışmayı bile alevlendire de biliriz.

Empatiyi, alttan alma dilini öğrenmemişsek; ne özür dileriz, ne de kendi içimize bakıp “nasıl daha iyi olabilirdi?” diye sorabiliriz.

Kimliklerimizden biri çok baskınsa; örneğin işten eve gelince “işteki sen” de eve geliyorsa, evde uyum nasıl olacak? İşyerinde bizi başarılı kılan davranışlarımız, evdeki hayatımıza aynı düzeyde katkı sağlar mı? 

Baskı ile yönetme dışında bir yeteneğimiz yoksa gittikçe daha da sertleşebiliriz, otoriterleşiriz. Sorunlara yeni çözüm üretme yeteneğimiz yoksa hep geçmişe takılıp eskiyi suçlarız. Umut vaat edemeyince daha kötüsü ile korkutmak, korku egemenliği yaratmayı geçici çözüm gibi görebiliriz.

Yurtdışına tatile gidip o ülkenin yöresel yemeklerini tatmak yerine bir dönercide veya bilinen fastfood zincirinde karar kılma hangi kısıtın sonucudur?

Hepsi bizim çaresizliğimiz, eksikliğimiz, sınırlarımız, korkularımız ve hayata ilişkin algılarımızla ilgili değil mi?

Ne çok değişik anahtarımız varsa o kadar çok kapıyı aralarız.

Yeni bir şey söylemek ve/veya farklı bir yanıt almak için yeni bir şey bilmek, deneyimlemek buna açık olmak gerekir. Çeşitlilik, farklılık, esneklik bize yeni dengeleri sağlayacak, yeni çözümler üretecek, yeni ufuklar açacaktır.

Ne maymuncuk gibi her kapıya uygun olmak, ne çilingir gibi her kapıyı açabilmek mümkün. Her şeye verilecek bir yanıt, her soruna bir çözüm bulma hali değil beklenen. Hayatı, olabildiğince tüm renkleri ile kabul edebilmek ve kendi eylemlerimizi, tepkilerimizi, hayat anlamımızı oluşturabilmek hali. Kendimizi öğrenmeye, geliştirmeye olabileceklere karşı açma hali belki.

Hayatta olalım, hayatın içinde olalım, açık olalım.  

Nakavt Olmuş Boksör Sendromu

Çocukluk anılarımda gece sabaha karşı başlayan Muhammed Ali Clay’in boks maçları vardır. Uyanık kalmak için türlü oyunlar yapardık. Maçlar da uzun sürerdi. O zamanlar keyifle izlediğimi hatırlıyorum.  Babam boksu severdi. Belki benim de sevmemin nedeni babam ile birlikte olmak, paylaşmak onu taklit etmek olabilir. Boks, sonrasında pek sevdiğim ve izlediğim bir spor dalı değil.

Boks maçlarını izleyenleriniz bilir. Bazen tek bir darbe ile boksör yere savrulur. Hakem ona kadar sayar ve yerden kalkamadığında nakavt olmuş olur. Ben o boksör yumruk almış yerde yatarken yüzünde gülücükler, kafasının etrafında dönen yıldızlara takılıp kalırım. Yerde yatarken hayat öyle tatlıdır ki an kendini kaybetmiş, öylesine serilmiş. Bir anlamda farkında değildir olanın, mutludur hatta. Uyandığında nakavt olduğunu görür ve hasar tespiti yapılır vücudunda.

Ben o yerde yatan boksörün mutlu haline yıllardır “Nakavt Olmuş Boksör Sendromu” derim. Hayatta aldığımız darbelerin karşılaştığımız durumların farkına hemen varmayız. Hoş gelebilir bir süre. O an işte nakavt olmuş boksör gibi yerde yatarken mutluyuzdur. Sonra ayıldığımızda bizi ne kadar etkilediğini fark ederiz. Oysa bizim dışımızda herkes olanın farkındadır. Belki bir son toparlanış uyanış beklenir, kalkıp devam edebilelim diye diye. Ama çoğu kere toparlanılmaz.

İlişkilerde, yaşadığımız travmalarda beklenmeyen darbelerle ağır sorunlarla karşılattığımızda bazen nakavt olmuş boksör gibi oluruz. Bu yaşadıklarımızın fiziksel, ruhsal, maddi ve hatta sağlık etkilerini bilmeyiz. Verilen hasar belki sonra anlaşılacak. Hatta iyileşip ayağa kalktığımızda aldığımız darbelerin beyin hücrelerimizdeki, bilinçaltımızın kılcal damarlarındaki hasarları da belki yıllarca telafi edemeyeceğiz. Geçen gün ömürden olacak.

Bugün her birimiz için belki ilk ve öncelikli iş ayakta kalmaya bakmaktır. Sahip olduğumuz vücut, ruhsal ve maddi bütünlüğümüzü korumaktır.

Şimdi ona kadar sayacağım ve silkinip ayağa kalkacaksın biliyorum.

Bir…

Nasrettin Hoca’nın Hesabı ve Ödeşme

Bilinen bir fıkradır. Nasrettin Hoca’nın bir kişiye borcu vardır. “Nasıl ödeyeceksin” der.

Hoca bir çalılığı işaret ederek; “Buradan koyunlar geçecek, yünleri takılacak, o yünleri toplayıp satacağım ve borcumu ödeyeceğim” der. Bunun üzerine kişi gülümser. Hoca da “Peşin parayı gördün tabi gülümsersin” der.

Bazen kendi kurduğumuz hayallere öyle kapılırız ki onun gerçekleşeceğine inanırız. Gerçekleşmesi çok olası olmasa da onu sıkıca sahipleniriz. Belki bir savunma mekanizması, belki bir kaçış.

İşyerinde uzun yıllar terfi bekleriz, kötü giden ilişkinin bir gün düzeleceğini ümit ederiz, özlediğimiz/sevdiğimizin de bizi seveceğini düşünürüz. Güzel günler gelmesini bekleriz.

Hatta sporda şampiyonluk vaadi ile takımı alıp küme düşürtürüz. 2023 olmadı, 2071’de dünya lideri olmayı bekleriz, 2020’de küme düşerken, “yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” türküsü avaz avaz çalarken.

Mantıklı açıklamalarımız, gerekçelerimiz, destekleyici hikâyelerimiz vardır. Öylesine heyecanla anlatırız, öylesine kendimizi kandırırız ki karşımızdaki de kanar bir süre. Ya da öyle sanırız. Muzip gülümsemeyi, ses çıkarılmamasını onay kabul ederiz. İdare eder diye düşünürüz.

Gün gelir ilişki sonra erer, kişi boşanır yıllar sonra. Kişi artık yeter der hak ettiğinin verilmediği şirketten ayrılır, istifa eder arkasına bakmadan. Bir ülke yoksulluğun pençesinde kıvranır ve sonunda sandığa gömer vaatkârları. 

Türkü der ki “bir güzeli bir çirkine vermişler, güzel ağlar çirkin güler bir zaman”. O yüzdendir ki bir süre başkalarını, uzun süre kendimizi kandırabiliriz ama bir gün gerçek kapımızı çalar. O gün işte hayallerimizle ve gerçeklikle hesaplaşma vaktidir.

Belki yarın, belki yarından sonra…

Acılı Biber Reçeli ve Avokado

Memlekette acılı biber salçasına “biber reçeli” derlerdi. Acı, yemeklerin günün her saatinde vardı. Sabah kahvaltıda bile acılı közlenmiş kırmızı kapya biber ekmeklere dürüm yapılır, yanında sıcak çay içilirdi.

Bu yıl birkaç çeşit acı biber turşusu yaptım. Dolapta kıl acı sivri biber var. Biraz acı olmadan yemeğin tadı olmaz sanki. Ben yemeğin içine değil de yanında tercih ediyorum. Belki bu çocuklukta acili biber reçeli deneyimleri nedeniyle bugün reçeller, hatta marmelatlar elma suyu ile bile yapılsa bana çok tatlı gelir ve nerdeyse hiç tüketmem.

Her çocuk gibi sokaklarda oynar, acıkıp da eve geldiğimizde ekmek üzerine biber salçası veya normal domates salçası üzerine pul biber serpiştirerek ayakta açlığımızı giderirdik. Sonra da oyuna dönerdik.

Bugün, günde iki öğün yiyince arada bazen yemek öncesi küçük bir atıştırma greyfurt veya evde mayaladığım yoğurt güzel oluyor. Bazen de bugünkü gibi bir dilim karabuğday ekmeği üzerine biber salçası ve bebek avokado ile olabiliyor. Avokado da son yıllarda gittikçe daha çok tükettiklerimden. Hele bulabiliyor isem bebek avokado tercihlerimin başında gelir.

Sanırım bu çocukluk anılarımla yetişkinlik deneyimlerim ve tercihlerimin bir karması gibi oldu.

Eskiden ne varsa onu yerdik. Şimdi çok mu seçici olduk ne?

Yemek Yap Anda Kal

Hayatın gelgitlerinde ara ara bunaldığımız, üzüldüğümüz olur. Hem de sıkça. İyi şeyler de hep devam etmez. Kötü görünen, üzüntü veren kaygı uyandıran şeylerde biter. Kaygı artığında, gerildiğimizde, üzüldüğümüzde bireylerin tepkisi, yönetmesi farklı olur. Kim yok sayar, kimi abartır, kimi kendini eğlenceye, keyif veren şeylere verir, kimi kaçar bir şey yapar. Daha çok çalışan olduğu gibi daha çok spor yapan, kendini alış verişe veren veya anlamsız dizileri, filmleri saatlerce izleyen de olabilir. Bazen de kişi tatlıyı, yemeği abartır.

İyi şeylerden biri de alışverişe gider gibi yapıp yürüyüş yapan bir arkadaşım kahveye geldi. Gül yüzlü kızımla konuştum.

Bugün bir arkadaşım babasını kaybetti. Bir arkadaşımla hayat arkadaşının hastalığı ile ilgili konuştum. Bir başka arkadaşımın belirsizlik dolaysıyla artan kaygısının beni de etkilediğini gördüm. Ara ara ama gün için yeterli dozda üstüme üstüme geldiler.

Gün içindeki bu gelgitlerde ne yapıyorum diye gözlemleme şansım oldu.  Tepkisel davranmadım, olumsuzu düşünmedim. Her birinin ben de tetiklediği şeylere sakince uzaktan bakmaya çalıştım. Sonrasında akşam kendimi mutfakta yemek yapar buldum. Dolapta birkaç çeşit olmasına rağmen.  

Küçük dallı karalahana ve pazıları sarmak için mutfaktaydım. Eşlikçim Trt Türkü’de 30.12.2020 de yayımlanan Adile Kurt Karatepe’nin 1 saatlik enfes yadigar” programı oldu. Canlı yayını kaçırmıştım.

Yemek yapmak, malzemeleri hazırlamadan başlayan uzunca bir süreç. Benim için kısa geçen bir zaman dilimi. Telaş olmadan yapılırsa oldukça keyifli.  Her bir sarmaya dikkat etme bir çeşit moda deyimiyle “anda kalma” aktivitesi gibi. Adile Kurt Karatepe’nin hem anlatımı hem de okuduğu türküler magnılar ise ülkenin ve Azerbaycan’ın dört bir yanında ozanlar eşliğinde bir yolculuk gibiydi. Bazen bir bardak şarap da içerim, yaz ise bir bira. Keyif daha da katmerlenir. Bugün öyle yapmadım.

Zaman için de belki farkında olmadan yemek yapmayı sevmişim, sevdikçe yemek yapmışım. Bu yeni bir şey değildi. Şimdi bakıyorum da 30 yılı aşkın bir geçmişi var. Benzer bana iyi gelen doğada olmak, uzun yürüyüşler, tırmanışlar, kamp, deniz. Bugün için evimde penceremden görünen dünyamda güzel bir ağaç da keyif veriyor.

Kendi damak tadıma uygun ve malzemelerini bildiğim yemekler yapıp yemenin ikincil kazançlarını da bulmuşum sanki. Gün akşam olduğun da yarın yeni başlayacak ve yeni şeyler getirecek günü beklemekten başka ne yapabiliriz ki..

02 Ocak 2021

Karalahana Sarması

Karalahana deyince Karadeniz gelir aklıma. Karadeniz benim için birçok kez yaylalarında, fırtına deresi boyunca yaptığım tek ve grup halindeki doğa yürüyüşlerim, iki kez zirvesine çıktığım Kaçkar Dağı, erken bizi bırakıp giden Kazım Koyuncu demek. Karadeniz dağlarından eriyen karlardan süzülüp damla damla çoğalarak çosan birleştikçe gürleşen akan o derelerin kıyısında oturup ayağını suya soktuğunda her şey br başka olur. O derelerin kıyısında olmamış, suyun sesini dinlememiş, onunla birlikte çoşmamış isen derelerin akmasına engel olan, coşkusunu azaltan kurutan, yok eden HES’lerin varlığı sadece haber gibi gelir. Karadeniz’i o kadar severim ki her yıl aynı yaylara gidelim dense yine giderim. Dere yanlarında yol boyunca  biten yabani fındıklardan o kadar keyif almışımdır ki “finduk” için çok sayıda dörtlüklerden oluşan güzellemelerim var. Belki bir gün paylaşırım.

Karalahana Karadeniz ile özdeşleşse de yurdun her yerinde yetişiyor. Oldukça besin değeri oldukça yüksek. Çiğ olarak kullanılsa da ben hep sarma ve çorbalarda kullanıyorum. Bugüne kadar değişik içlerle sarmasını yaptım. Bol bol da çorbalarda kullanırım. En kolay olanın tarifini paylaşmak istedim.

Yaklaşık bir demet karalahanadan bir pilav tenceresine tek sıra yetecek kadar sarma çıkabiliyor. İç malzeme olarak ben az pirin, kıyma (genelde az koyun ve dana karışık), bol soğan, kırmızı kapya biber, yeşilbiber, dereotu, nane, maydanoz, sarımsak, bir tatlı kaşığı salça, mevsiminde ise bir rende domates de olabilir,  kendi üretimimiz seferi zeytinyağı. Ekleme serbest. Bir demet karalahana için 150-200 gram kıyma yeterli. Ben bir defasında kıyma yerine temizlenmiş kılçıksız hamsiyi iki bıçak ile kıyma gibi yapıp kullanmıştım. O da şahane bir iç olmuştu.

Yaprakları sararken ben köklerinin bir kısmını sarma üzerinde tutuyorum. Bu şekilde kesilmiş yaprakları sonra kısa süreliğine sıcak su içerisinde bekletiyorum ki yumuşasınlar.

Kestiğim diğer köklerle de tencere altına yatak yapıyorum. Bu hem o köklerin de pişmesine ve yemeğin bir parçası olmasına katkı sağlıyor hem de tencerenin olası bir tutma halini engelliyor.

Sarma işleminde kökün dışarda kalması için yanlamasına sarıyorum. Yaprağın izlerinin olduğu pürüzlü kısma içe gelecek şekilde malzemeden yeterli kadara koyuyorum.

Her bir sarmayı usulca tenceredeki yerlerine yerleştirip sarmaları geçecek şekilde ve usulca tencereye yerleştiriyorum. Ben genelde kaynara çıktıktan sonra ağzı açık pişiririm. Orta ateşte 20 dk da pişer. Arada kontrol etmekte fayda var tabii.

Bu da tabaktaki hali. Ben tabağa koyduğum miktar kadar saplarından tutup 4-5 tanesini hemen oracıkta yerim. Tabiki yanına ev yağımı bir yoğurt varsa harika olur. Renkli havuçlar, renkli turplar da iyi gider. Serde Urfalılık var. İllaki acı biber olacak.

Afiyet olsun.

7.12.2020

Çalı Fasulyesi Dolması

Arada yeni yemekler deniyorum. İşim olmadığından değil demeyi iş edindiğimden keyif aldığımdan belki. Bu yıl birkaç kez yaptığım “Çalı Fasulyesi Dolması” da bunlardan biri. Geçenlerde yaptığım bu yemeğin tarifini paylaşayım istedim.

Başlangıcı da ilginç. Karantina döneminde küçük evimin eskiden kapatılmış balkon şimdilerde çalışma ofisim olan köşesinde saksılarda değişik bitkileri yetiştirmek, onların büyümesine tanıklık etmek istiyordum. Sarımsak, soğan, mercimek, ,biber, nohut, yeşil fasulye, hatta patates… Her gün bakıyordum. Soğan ve sarımsaktan iyi verim aldım. Biber den az. Patates, nohut ve mercimek olmadı. Ama fasulye bir gün bir adet verdi. Ben de aile whatsapp grubuna yazdım “Bu fasulyeyi ne yapayım?” diye. Turşu kur, zeytinyağlı yap, kurut, yemekten pek anlamadığını düşündüğüm ABD’deki kardeşim ise dolmasını yap dedi. Fikir ondan çıktı yani. Ben de fikri kaptım.

İç malzeme kısmen klasik. Sarma dolma içi gibi. Az pirinç, soğan, sarımsak, yeşilbiber, kırmızı kapya biber maydanoz, dereotu, nane, bir domates, kendi üretimimiz seferi zeytinyağı.

Kendi ellerimle seçtiğim mümkünse düz ve büyük çalı fasulyelerini temizledikten sonra önce ortadan ikiye kestim. Sonra da yandan kalın olan tarafından yardım.

Pilav tenceresine dizme işinde biraz dikkat gerektiriyor. Elimde ölçülümüymüş ki malzemeler tam yeterli geldi. Siz yaparken tencerede eksik kalan kısım artan malzeme vs olduğunda doğan, patates ve biber doldurup koyabilirsiniz boş kısımlara.

This image has an empty alt attribute; its file name is 20200704_170013.jpg

Eskiden yemekler kaynarken dağılmasın diye derelerden toplanan çok ince taşlar evlerde mutfaklarda olurdu. Ben o taşlar yerine büyükçe bir servis tabağını koydum.

Tabağa gelecek kadar su koyun. Tencerenin durumuna ateşe göre gerektiğinde az su takviyesi için sıcak suyunuz bir yerde olsun. Fazla geliyor ise bir süre sonra kapağını açık olarak pişirebilirsiniz. Fasulyeler daha da yeşil olur. Dibini tutturmayın, az sudan zarar gelmez.

20-25 dk kadar kaynara çıktıktan sonra orta ateşte pişti. Ben azıcık diri severim. Siz kendi damak zevkinize göre etler pişince fasulyenin pişmişlik düzeyini ayarlarsınız. Alıp hemen yaparsanız daha kolay pişer daha lezzetli olur.

This image has an empty alt attribute; its file name is 20200704_174647-1.jpg

Bu da servis tabağındaki hali. Ben ayrıca yanına kendi yaptığım yoğurttan da koymuştum. Elle de tane tane alınıp yenebilir bir pozisyonda idi.

Halen sezon dışı ama sera çalı fasulyeleri var.

Sonraki yemek tariflerinde denediğim veya sevdiğim dolma ve sarma çeşitlerini ve tabii başka pratik yemekleri de paylaşmayı düşünüyorum.

Sevgiyle dostlukla afiyetle kalın.

4.12.2020

Not: İlk paylaşımım Instagram hikayelerde olmuştu.