Blog

Keloğlan, Padişah Kızı için Yarışma ve Sorunun Yanıtı

Geçenlerde bir arkadaşım “eskiyi çok düşünme, anılara takılma, eskiyi düşünürsen beynin zekan yeniye daha az odaklanır” dedi. Haklıydı belki. Ama bazen geçmişten gelen küçük bir anı, bir türkünün sözleri, esen bir rüzgar, okunan bir dize hem geriye hem başka bir aleme götürebiliyor kişiyi.

Geçenlerde nereden esti bilmem aklıma çocuklukta sıklıkla televizyonda izlediğim Rüştü Asyalı’nın unutulmaz tiplemesi ile Keloğlan filmlerinden bir sahne geldi. Genellikle film de Keloğlan Padişahın kızına âşık olur. Ona kavuşabilmesi için yarışmadan geçmesi yağız delikanlılarla, güçlü kuvvetli rakiplerle kapışması gerekir. Bizim fakir Anadolu çocuğu Keloğlan da bir şekilde rakiplerini alt etmenin yolunu safiyane şekilde bulur.

Bu yarışmalardan birinde artık üç kişi son yarışa kalmıştır. Üç bardakta bir miktar sıvı var ve padişah üç yarışmacıya hangisinde “zehir” var diye sorar. Bilemeyenin kellesi gidecektir.

İlk iki yarışmacı birer bardağı seçer ama her ikisine de Padişah “yanlış, götürün bunu” der. Sıra Keloğlana gelmiştir.

Padişah “sen de son bardak diyeceksin bir o kaldı zaten” der. Bizim keloğlan düşünür ve üç bardağı birbirine döker sonra dolu bardağı gösterir. “Bu bardak” der ve Padişahın kızını alır.

Siz bardaktaki zehri isterseniz çözüm için gereken ilaç deyin, sorunların hallolması, dertlerin devası, çözümün kendisi deyin nasıl tanımlarsanız öyle olsun. Bizlere A mı, B mi yoksa C mi olacak diye dayatılan seçeneklerinin hiçbiri bazen tek başına sorunun yanıtı, sorunların çözümü için yeterli olmayabilir.

Tek başına iken çözüm olmayan, birlikte iken çözümün bir parçası olabilir.

Demem o ki çözümü A, B veya C’de ararsak bulamayabiliriz. Daha farklı mı bakmalıyız ne?

22 ekim 2015.

Sihirli Eller

Okumayı Cumhuriyetin ilk eğitmen/öğretmenlerinden Sefer Dedem’in köy okulundaki sınıfında öğrenmiştim. 4,5 yaşlarındaydım. En erken çocukluktan kalan güçlü bir anıdır. Dayım, Teyzem öğretmendi. Ben Gökçeada Atatürk Öğretmen Lisesi’nde yatılı okudum.

1983 yılında üniversite sınavına girerken tek tercihim vardı. Siirt Öğretmen okulu. 2 yıllık. Urfa’ya en yakın yer. Hemen para kazanacağım ve severek yapacağımı düşündüğüm bir işti. Son gün sınav öncesi tercihi değiştirdik, ağabeyim ve arkadaşlarının da önerisi ile. Sonra Malum ODTÜ’yü kazandım.

Lisede öğretmenler günü için düzenlenen yarışmada “sihirli eller” adlı kompozisyonla birinci olmuştum; Dokunduğunu farklı yapan, katkı sağlayan, değişime yol açan, karanlığa ışık tutan sihirli eller. Ancak, öğretmeleri sadece okulda ders veren anlatan meslek erbabı gibi düşünmüyorum. Bu görevi farkında olmadan yerine getiren hayatımızda bize öğretmen olan kişileri de anmak gerek.

Öğretmen ve öğrenme karşılıklılık içerir. Sen öğretirken de öğrenirken de değişirsin. Zaman zaman şimdi üniversitelerde konuk olarak katıldığım derslerde hala o birlikte bir şeyleri paylaşma heyecanını duyuyorum. Halen öğrenciyim. Haziran 2020 de Klinik Psikoloji yüksek lisansını bitirdim. Halen devam ettiğim uzun süreli 3 terapi eğitimi var. Öğrenme süreç. Öğrenmeye açık olma da önemli. Hayatın kendisi zaten iyi bir öğretmen. Bırakın ellerine. Yeni şeyler öğrenin, deneyin, bildiklerinizi paylaşın.

Sevgiyle dostlukla..

24 Kasım 2018.

revize. 24 Kasım 2020

Kızımla Haller (2): “Baba! Beee’ler Gelsin”

Kızım 3-4 yaşlarında, incecik bir gül dalıydı. Hala da öyle. Her ebeveynde bir miktar olan kaygı, bizde de vardı: Acaba az mı yiyor? Gelişimi yeterli mi? Daha çok kilo alsın diye börekler, mantılar, pilavlar da verirdik. Sonra anlaşıldı ki glütene duyarlılığı çok yüksek. Harbi harbi Çölyak. Şimdikilerin test yaptırıp “Benim 1200 m. rakımda yetişmiş dağ çileğine, horoz yumurtasına, çarkıfelek meyvesinin çekirdeğine bilmem neye duyarlılığım yüksekmiş” tarzı bir duyarlılık değil. Bizim ona her verdiğimiz, yemesini istediğimiz unlu besinler meğerse bünyesinin reddettiği, hatta diğer gıdaların besin değerinden çalan, zarar veren, kızımın bir şekilde farkında olup istemediği şeylermiş.

Ben o zamanlarda da bol bol yemekler yapardım. En büyük eğlencelerden biri de kızımla birlikte yemek yemek olurdu. O günlerde tablet, akıllı telefon yoktu. TV önünde reklam izleterek yemek yedirmek de aklımıza gelmedi. Şimdikiler kadar “zeki” değildik. Ben de yemek süreci için çeşitli yöntemler, oyunlar geliştirmiştim. Bu onlardan biri. 

Yemek yerken biraz iştahsızsa, o gün az yiyecek gibiyse sol elimin parmakları parmakları yüksek ve kötü bir sesle “Beeeeeğğ” diye bağırarak masaya gelir, “güzel yemek kokusu aldık, açız” derlerdi. Yemekleri koklar, içindekileri tahmin etmeye çalışır ve canları çekerdi. O sol elin parmakları bağırır, durmadan kızımı rahatsız ederdi. “Beee”leri susturmanın yolu onlara birer kaşık yemek vermek, karınlarını doyurmaktı. Kızım “Beee”leyen her bir parmağa birer kaşık yemek verir, onların yerine yerdi. “Beee”ler yemekten aldığı kokuları, lezzeti, yemeğin kendilerine nasıl yararlı olacağını söyler ve kızıma onlara yemek verdiği için teşekkür ederlerdi. Bazen başparmak ve orta parmak iki kaşık isterdi; biri uzun boylu, biri de tombul olduğu için. Kızım, onlarla sohbet ederek, onların yerine kaşık kaşık yer, tabaktaki yemek de böylece azalırdı. 

Bazı günler öyle olurdu ki kızım yemeği bitiremeyeceğini anlar ama yemek de isterse, belki de biraz oyun olsun diye “Baba! Beee’ler gelsin” derdi. Kısa zamanda yediğine ve miktarına daha az karışır olduk. 

Zaman içinde onun yemeklere ilgisi arttı. Bugün, biraz da yüksek glüten duyarlılığı dolayısıyla ne yediğine dikkat etmesi gerektiğinden, mutfakta gayet güzel şeyler yapıyor. En son glütensiz künefe yapmıştı. Şaştım kaldım. Serde, köklerde hiç görmese bile Urfalılık da var. 

O günlerde yemek yaparken arada ondan destek isterdim. Destek almak, bazı basit kesme, yıkama, karıştırma işlemlerini veya kontrolleri onunla birlikte yapmak, yemeğe emek vermesi, katkısının olması önemliydi. Öyle olunca daha çok seviyor, ilgileniyor, yiyor ve kendini daha da değerli hissediyordu. Ayrıca birlikte çok güzel zaman geçiriyorduk. 

Hayatımızın birçok evresinde farklı zamanlarda yapmamız gereken şeyler olduğunu görürüz. Hayat bize iyi kötü çok şey sunar. Önümüze konan tabağı bitirmenin, sağlıklı beslenmenin, yeterli gıda almanın önemini biliriz. Daha aktif bir yaşam, daha hareketli olmak, spor yapmak, doğada olmak ve benzeri değişik şeylerin bize iyi geldiğini görür, fark ederiz. Yapmamamız gerekenleri de az çok biliriz. Alışkanlıklarımızın bazılarını değiştirmemiz gerekir. Çok tatlı ve unlu şeyler yiyor, sigara içiyor olabiliriz. Belki de belirlediğimiz hedefler için yeterli gayret göstermiyoruzdur. Niyet yerinde olsa da her durumda karar alıp yeterli enerjiyi kendimizde bulamayız. Ya ötelenir ya yapmamak için mazeretler bulunur, savunmalar geliştirilir. Sonuçta sürekli suçlu hissederiz kendimizi; iradesiz, yetersiz, kararsız. Belki de kendimize eleştirimiz artar ve kendimizden memnun olmaz beğenmeyiz bir süre sonra. Biz kendimizi beğenmediğimiz için bizi de beğenen olmaz. 

O durumda belki ihtiyacımız olan “Beee”lerin gelmesidir. Onlar gelince biliriz ki onların yardımı ile neşe içinde daha kolay hallolacak birçok şey. Bu “Beee”ler bazen en yakın arkadaşlarımız, bazen işle ilgili üstatlarımız, bazen ailemiz, sevdiğimiz yakınızdaki biri olabilir. Bazen de profesyonel destek alırız. Beee’lerin gelmesi için illa açlıktan ölmeye gerek yok. Zamanında paylaşılan her ne sorun ve konu ise çözüm de o kadar kolay olur. Beee’ler, bir ritüel gibi bizim de belki kendi başımıza yetersiz kalacağımızı fark ettiğimiz anda destek almaktan yardım istemekten ürkmememiz gerekir. Genellikle destek veren, başkalarına empati ile destek olan zor günlerde birilerinin yanında olanlar aynı ölçüde almayı ve istemeyi geliştirememiş olurlar. En çok destek olan bazen en çok desteğe ihtiyacı olan olabilir.

Orada kendimize “beee”lerin gelmesi için izin vermemiz, bunu kabul etmemiz açık olmamız iyi gelecektir.

Sahi siz “beee”ler gelsin der misiniz? “Garip başa bir hal gelse zamanda” orada “beee”leriniz var mı?

Sevgiyle, dostlukla, her ne yolun yolcusu iseniz yolunuzda yoldaşlarınız olsun.

2 Temmuzlar Olur mu? Olur.

2 Temmuz 1993’de Sivas’ta, 10 binin üzerinde bir kalabalık; Cuma namazı sonrası gittikçe artarak Madımak Oteline gittiler. O gün oteli ve içindekileri insanları yaktıktan sonra huşu içerisinde, burunları bile kanamadan evlerine gidip, haberleri izlediler. Protesto edip insanları/kafirleri katlettikleri için belki sevap işleyip cennete gideceklerini düşündüler, onun hayali kurdular. Oturup TV izlediler, yemek yediler, çekirdek çitlediler, eşlerini, çocuklarını, torunlarını sevdiler.

Onların çocukları büyüdü. O babanın, amcanın, dedenin, annenin çocukları, onlarca yıldır yaşamaya devam ediyor ve belki onların da çocukları oldu. Belki babam/dedem ne yapardı gençlikte diye düşünüyorlardır. Belki de torunlarının başını okşayarak  “Hiç unutmam bir gün Aziz Nesin’in adını bile unuttuğum bir kitabını protesto etmek için, bir Cuma namazı sonrası toplanıp Madımak oteli yakmıştık. Kafirleri bu dünyada ateşe atmıştık. 33’ünü yakarak öldürdük. Bir grup elimizden kaçmıştı” diye anılarını anlatıyorlardır.

Bugün devlet büyüklerimizin resminin olduğu gazetenin üzerine bassan, alimallah hele bir de kazayla mangalı tutuşturmak için yaksan, daha çok ceza alırsın. O gün insan yakanlar ceza almadı. Bugün de yakmaya katletmeye teşebbüs edenler, demeç verenler, plan yapanlar almıyor. Değişen bir şey yok yani. Konu devletsel/kültürel bir bakış açısı. Bir parti, iktidar veya grupla ilgili değil. Sadece yakanları, katledenleri koruyup kollama düzeyi değişiyor.

Geçmişimizle yüzleşmedikten sonra geçmiş, kendini tekrar tekrar yeni olaylarla hatırlatır bize. “Bu son olsun” artık desek de yeniden, yine çıkar karşımıza. Şaşırıp kalıyoruz nasıl bu devirde bu tür varlıklar olabiliyor. O varlıklar ki Sivas’taki oteli yakan ve izleyen on binlerin, 1979’da Maraş’ta çarpı ile işaretlediği evlerdeki insanları/komşularını, 3 gün boyunca parçalayanların, katledenlerin, seyirci kalanların, çoğalarak bugüne gelen kendileri, eşleri, çocukları, torunları, dostları, akrabaları, arkadaşları ve onların seçtikleri yöneticiler değil mi?

Katliam başka bir şey. Bir arkadaşım o zaman, 1993’de “Aaa! Geçen gün de 33 kişi trafik kazasında ölmüştü” demişti. Nasıl dost olabilir, arkadaş kalabilirsin böyle düşünen biri ile? Gönül telin birlikte tınlar mı? Güzelliği beş para eder mi?

Nasıl bir toplumsal travmadır, hem yakan hem yakılanlar için. Biri Sivaslıyım dediğinde ürkerim. Genelde ilçeleri ile söylenir çünkü. Bazen hinliğim tutar sorarım; “Yakanlardan mı, yananlardan mısın” diye? Ayrımcılık değil, insanlık safında mısın, değil misin sorusu belki?

Bunu sormamıza gerek kalmayan günler görelim.

Birlikte güzel günlere, umuda, sevgiye, barışa, huzura sürelim gemilerimizi; maviliklere yelken açalım.

Bu son olsun.

2 Temmuz 2019

2 Temmuz 2020 (revize)

Finansal Travma ve Bireysel Yatırım Terapisi

Bireyler finansal okuryazar olsa yatırım araçlarını tanısa, biraz faiz, bir analiz bilse ne iyi olur değil mi? Piyasalarda yatırımlar daha optimal yapılır, her birey de beklentisine uygun daha iyi kazanç sağlar. Pek de öyle olmuyor sanki. Yatırım kararları birey bazında finansal okuryazar da olsa kör cahil de olsa daha farklı şeylerin etkisinde kalabiliyor. Davranışsal iktisadın konusunda giren ve oldukça önemli yatırım kararlarını etkileyen faktörler var. Ben biraz “finansal travma” diye tanımladığım konuya değinmek istiyorum.

Finansal travma bireyin yatırım kararı verirken bir yatırım aracı ile ilgili kendisinin veya yakınında gözlemlediği duyduğu ve hayatında önemli etki eden ve çoğunlukla bunun etkisini fark etmediği büyük olaylar kayıp veya kazançlardan bahsediyorum. Genellikle de kayıplardan.

Psikolojide her birey özeldir. Hayatın her alanında aslında bu biricik olma hali vardır.  Her birinin yaşanmışlıkları, hayattan aldıkları etkilenmişlikleri ve dolaysıyla da küçük büyük yaşam olayları karşısındaki deneyimleri travmaları farklıdır. Geçmişten getirdikleri, bugünden biriktirdikleri de öznel varlığını oluşturur. O farklılıklar ve birikimler nedeniyle her semptom her davranış kişiye özeldir. Aynı olaya bireysel tepkilerimiz de farklı olur. Bu tepki kısmen bilinç kısmen de bilinç dışında oluşan bir karar süreci ile ortaya çıkar.

Çoğunlukla da bir karar verdiğimizde nasıl verdiğimizi tam olarak bilmeyiz. Hele yatırım gibi konularda en mantıklı temel analizler, teknik analizler, karşılaştırmalar, grafikler, profesyonel yatırım danışmanlığı pek çalışmaz. Kişilere ne kadar nitelikli bilgi sunulsa da kararın önemli bir kısmı bilinç düzeyinde değil bilinç dışında oluşur. Belirleyici olan algılarımız, hayallerimiz, beklentilerimiz ve en önemlisi o yatırım aracına ilişkin geçmiş deneyimlerimizdir.

Bireyin yatırım kararını üç beş anket sorusuna indirgeyip bir de teknolojiyi kullanıp geçmiş yatırım hareketlerine baktığımız da çözüm oluyor mu? Makinalar bize bireyin farklılığını ne kadar anlatır? Biz ülke olarak ve birey olarak o kadar çok finansal travmalar yaşadık ki. Kalmadı mı bunların izi? Bazıları ülkenin yatırımcının tekrarlayan davranışı haline geldi. Yeni yöntemlerle aynı kurumlar, kişiler tekrar tekrar dolandırdı, yanılttı kaybettirdi.

Böyle bir ortamda siz doğru bilgi verseniz yatırımcı sizi ne kadar anlar bilinç düzeyinde ne kadar inanır? Geçmişte yaşadığı finansal acılar etkilemez mi onu. Hisse sentlerinde çok kaybetmiş veya dolduruşa gelip elindeki dolarları satmış, bilmediği piyasalarda kaldıraçlı işlem yapmış, bir koyup beş alacağını düşünmüş, parasını arkadaşına emanet etmiş birisine örneğin Eurobond deseniz, hisse deseniz duraksamaz mı? Bir konut kooperatifine girip de hayal kırıklığına uğramayan var mıdır? İmar gelecek diye satılan tarlayı alıp da yıllarca bekleyemeyen? Kredi ile ev ve dükkân alıp bunu taksitleri nasılsa kira ile öderim diyen, kiracısız dönemde değil kredi taksitini aidatları bile ödemeyenler yok mu? Hele geliri TL bazında iken kur nasılsa düşük diye döviz cinsinden borçlanıp riskini duble yapanlar son hızla duvara toslayanlara ne demeli. Şimdi bilmem ne zede mi oluyorlar bu durumda. Kurnazlıklarının bedelini bazen topluca ödediğimiz bireysel yatırımcı yığını ders alıyor mu sizce?

Kişiye sorsan az risk çok kazanç ister. Az çaba çok başarı, az emek çok verim. Olur mu? Arada rasgele olabilir. Ama çoğunluk hayatın bir dengesi olduğu gibi yatırımların da bir dengesinin olacağını unutur. Ne hep kazanç ne hep kayıp. Hayatın akışındaki iyi kötü olaylar gibi yatırımlarda da küçük hareketlilikler olduğunda her yatırımcının reaksiyonu aynı mıdır? Her yüzdelik artış veya azalış aynı şekilde mi algılanır? Ne kadar denge bozulursa o kadar sürdürülemez olur oysa. Eğer geçmiş finansal yatırım araçları ile ilişkiniz sağlıklı bir zemine kavuşmaz ise hep bir tarafa yüklenir birey hayatta olduğu gibi. Oysa sizi kısıtlayan bilinç ve bilinç dışı blokajlardan travmalardan arınırsanız daha geniş bir evrende denge oluşur. Fırsatlar seçenekler çoğalır.

Bir bireye yatırım tavsiye verirken belki sadece onun vade, risk gelir beklentisi değil bir bütünsel olarak hayatına da bakmak gerekir. Neden sadece ev alıyor? Neden en riskli hareketleri yapıyor? Neden bir takıntı halinde ve tekrarlayan yatırım hataları yapıyor? Bakmak gerekmez mi? Bilgisi mi yok, var da karar mı alamıyor? Aldığı kararlar kendinin mi? Başkasının mı? Kişinin kendi finansal hikâyesini sağlıklı bir zemine oturtmadan ona sunulan seçenekler içerisinde rasyonel bir yatırım kararı almasını bekleyebilir miyiz?

Etrafım da o kadar çok arkadaşım var ki onun beklentilerine vade yapısına nakit açısına uygun değişik seçenekler önermeme rağmen yine kendi bildiğini okuyan. Onları anlıyorum. Daha iyi anlamak için belki bireye özgü finansal terapi sürecine dahil olmaları ve onların bu geçmişteki finansal yaşanmışlıklarını öğrenmek birlikte farkındalık yaratıp onları özgürleştirmek gerek.

Finansal kararlarımızda finansal travmalarımız bize ne kadar engel? Birlikte düşünmeye değmez mi? Ne dersiniz?

Kızımla Haller (1): Önce Memmi, Sonra Nenni.

Kızım küçük tatlı bir bebişti. 2004 belki 2005 yıllarının başları idi. O yaşlarda zor uyurdu. Kucağımda salonda dans ederek, müzik dinleyerek voltalar atardım. Uykusu gelince “önce memmi, sonra nenni” derdi. Emziği ağzının hafif yan tarafı ile keyifle biraz emer, biraz oynar, sonra uyurdu. Şanslı isem uyandırmadan yatağına götürebilirdim. Uyanırsa müziğe ve “önce memmi”ye devam.

O zamanlar Kardeş Türküler’in “Hemawaz” albümü birlikte en çok dinlediklerimizdendi. “Şah-ı Merdan” da en popüler parçamızdı. Bittiğinde bazen o da mırıldanırdı; “şah, şah, şah” diye.  Tabii bir de Kıraç’ın “Kayıp Şehir” albümü de vardı; “Bana candan aşkım, diyen mi var senden başka” diye az dinlemedim. Sahi bizi karşılıksız seven kaç kişi var?

Zaman su gibi akıyor, büyüyordu ama bu emzik keyfinden de vazgeçmek niyeti yoktu. Yine onunla bir akşam keyifle sohbet ederken “Biliyor musun? Çocuklar büyüyünce emzikleri acıyormuş” dedim. O da güzel gözlerini açarak şaşkınlık ve panik içinde hemen emziğini kontrol etti. “Yok babacığım, acımamış..” diyerek emmeye devam etti. Ben de arada hatırlatmaya ve sormaya başladım;  “emziğin acımış mı?” O da her defasında “yok” derdi, biraz da üzülerek. Ben de “Daha büyümemişsin o zaman” derdim.

Birlikte bu oyunu soruları sıklaştırarak sanırım bir haftadan fazla oynadık. Baktım olacak gibi değil, aklıma acılı da olsa bir fikir geldi. Denemeye değerdi. Halis Urfa acı biberini ve bulduğum başka pul biberleri bir bardakta su ile ıslattım. Emziği de bir gün kadar içinde beklettim. “Önce memmi, sonra nenni” vaktimiz geldiğinde bu kez o acılı suda beklemiş emziği verdim. Emziği alması ile “Babaaaa! Ben büyümüşüm. Emziğim acıdı.” Diye sevinç çığlığı atması bir oldu. Daha sonra da emzik emmedi uyurken, yerini başka oyunlar aldı.   

Geçenlerde düşünürken aklıma geldi. Hayatta o kadar çok alıştığımız, bize mutluluk veren alışkanlıklarımız, konfor alanımız var ki… Başka bir alana geçmek bazen çok zor gelebiliyor. Bu benzer bir işten diğerine geçmek gibi de değil. Oysa o bile ürkütür bazen. Başka yepyeni bir ortam, yepyeni çevre, meslek, geçim kaynağı, insanlar, hayaller. Başka şehire taşınmak, belki başka ülkeye. Devletten/kurumsal şirketten ayrılıp kendi işini kurmak, şehri terk edip kırsalda köy evinde yaşamaya başlamak, uzun evlilikten sonra ayrılmak, çok iyi bir işi bırakıp tamamen başka bir meslekte çıraklıktan başlamak gibi. “Herkesin konfor alanı kendinedir” der atalarımız. O konfor alanlarının neler olduğu da kişiye göre değişir. Bazılarını biliriz. Bazılarına dokunulunca, tehdit olunca veya kaybedince anlarız.  

Burada bir düzenden dengeden yenisine geçişte belki bize yeniyi de kabul edeceğimiz, değişimi tetikleyecek bir ara dönem veya güçlü bir hızlandırıcı tetikleyiciye ihtiyaç olur. Bazen ara dönemler uzun süre de yaşanır veya fark etmeden geçiş de olur.

Korona ortamında her birimiz evlerimize kapandığımızda eski konfor alanlarımız, alışkanlıklarımız, akşam buluşmaları, belki düzenli spor alışkanlıklarımız, iş ortamı, sosyalleşme birçok şeyde değişiklikler oldu. Belki bazıları iyi ve olumlu, bazıları da olumsuz.

“Evde kal”dıkça her birimiz yeni seçenekleri daha çok düşünmeye başladık. Kaz dağlarında tarla bakma, İstanbullu için İzmir’e, Bodrum’a doğru yol alış…Sahip olduğumuz ve belki sızlandığımız işlerimizin değerini ya da gereksizliğini de fark etmiş olabiliriz. Eski düzen devam etmeyecek de nasıl evirilecek? Değişim kontrolümüzde mi olacak? Bizim öz motivasyonumuz nereden gelecek?

Bilinmeyenin ve kontrol edemediklerimizin çok olduğu bir denge. Gelecek hayallerimizi kaygılar üzerine mi yoksa geçmişteki tecrübelerimiz başarılarımız ve uyum yeteneğimizi dikkate alan başarı üzerine mi kuracağız? Korkularımızın esiri olmak ile değişimin/ belirsizliğin hazzı arasında denge nasıl olacak? Bir seçtiğimiz dünyadan bir başka sevebileceğimiz dünyaya geçiş için karantina ortamında seçenek bolluğu arasında nasıl yol alacağız? Kapının kilitleri değişmiş ise eski kilitlerle mi açmaya çalışacağız yeni dünyanın kapısını?

Asıl ürküten belki eski dünyanın hayallerini hedeflerini nasıl yenileyeceğimiz? Yeniden kendimize yol haritası çıkarmak o kadar kolay değil. Yoksa navigasyon cihazı gibi her aklımıza gelen düşünce peşinde yol alırken “rotadan çıktınız” uyarısı gelecek ve tedirgin olacağız. Duygular, bilinç bilinçaltı sürekli kapışacak. Dinamik bir denge olana, biz sakinleşene kadar belki biraz bilinmedik sokaklarda kaybolup, hatalar yapıp yeni şeyleri deneyimlemek gerek. Sezen Aksu’nun eski bir parçasında olduğu gibi “Bu gece ben bilmediğim sokaklarda kaybolmak istiyorum” diyebilmek.

Değişim için öz motivasyon şarabın ser hoşluğu mu olur, aşk mı, hırs mı, zorunluluk mu, bilinçli analizler mi bilemiyorum. Ancak bir süre sonra her birimiz bir nedenle eski hedeflerimizi hayallerimizi yenilemek için yeni bir konfor arayışı ile hayatımızda bir şeyleri değiştirmemiz gerekecek gibi.

Belki hayatımızda çok sevdiğimiz bir şeyler acıyacak ve bize eskisi kadar tat vermeyecek, vazgeçeceğiz. Şanslıysak; yeni ufuk parlak bir güneşle birlikte kendini gösterecek ya da biraz daha uğraşıp bulacağız, daha zahmetli bir geçiş için.

“Önce memmi sonra nenni”den büyümeye geçişte hepimiz belki her ne ise keyifle tutunduğumuz emziklerin acımasını bekliyoruzdur kim bilir?

21.05.2020

Mecnunum Leylamı Gördüm, Bir Kerecik Baktı Geçti.

En sevdiğim türkülerdendir. Bu türkünün kime ait olduğu zaman zaman tartışma konusu olmuştur. 1936 yılında Âşık Veysel plağa okumuştur. Ancak Aşık Ali İzzet Özkan kendisine ait olduğunu söylemiştir. Aşık Veysel de okumasına rağmen kendisine ait olduğunu iddia etmemiştir. Her ikisi de Sivas’in âşıklar diyarı Şarkışla’dan aynı kaynaktan beslenen iki büyük ozan. Her ikisine bıraktıkları ölümsüz eserler için sonsuz minnettarım.

Bu türkünün bende bir anısı var.

2000’li yılların henüz çok başında Hazine Müsteşarlığı’nda bireysel emeklilik kanunu ile uğraşıyordum. O dönem kritik maddeleri düşünmek ve yazmak için bir iki kez Burgazada’daki öğretmen evinde kalmıştım. Kalpazankayanın arka taraflarında sakin huzurlu kimselerin gidemediği kayalıklarda oturup düşünmüşlüğüm, bazen kara kalem bir şeyler çizmişliğim de vardır.

İşte öyle bir bahar gününün sonrasında öğretmen evine dönüp soğuk bir bira içebilme özgürlüğümü kullanmak için oturmuştum. Yan tarafta küçük bir grup vardı. Biri çok güzel saz çalıyor, gür sesi ile türkü okuyordu.

Ben de dinliyorum. İkinci birayı da söyledim. Baktım farklı çalıyor, okuyor. Türkü bittiğinde gidip sordum; “ Farklı çalıyorsunuz? Kimin usulü ile çalıyorsunuz”. O da “annemin babamın usulü ile” deyip saza devam etti. Çok sert olmasa da yine de hafif gönüllenmiştim. O ise türküye odaklanmıştı.

Ertesi gün bu saz çalanı yanında dünkü gruptan kadın arkadaşı el ele yürürken gördüm. Selamlaştık ve Kalpazankaya’daki tek restoranda oturduk. Biralar eşliğinde sohbet ettik.

Erkek; Ruhi Su Dostlar Korosu’ndaymış. Kadın ise 1979’ da Adana’da öğretmenlik yaparken sendika aracılığı ile konser organize etmişler. Ruhi Su Dostlar Korosu da davet edilenler arasındaymış. O gün tanışmışlar. Sonra her ikisi de 1980 yılında 12 Eylül darbesi ile mahpushanelerde misafir edilmiş, gereken ilgi ve ikramları fazlasıyla tatmışlar. Her ikisi de başkaları ile evlenmiş. Her ikisi de sonra ayrılmışlar. Gel zaman git zaman hayat onları tekrar bir araya getirmiş. Şimdi Mecnun Leylasını görmüş sanırım Leyla’da onu. Belki biraz geç olmuş. Genç aşıklar gibi heyecanlı idiler.

Öğretmen Evine döndüğümüzde akşam yemekte bana güzel bir el yazısı ile adımı yazmış, küçük bir dörtlük doğaçlama eklemiş ve telefon numarasını da arkaya yazmıştı. Sonra Ankara’ya döndüğümde telaş içerisinde o kâğıdı kaybettim. Âşık Ali İzzet Özkan’ın “Mecnunum Leylamı Gördüm” adlı albümünden 2 adet almıştım. Öylece elimde kaldı, gönderemedim. Çok yıllar sonra bulduğumda ise telefonu artık kapalı idi. Google amcaya çok danıştım ve sonuç alamadım. Belki yeteri kadar doğru şekilde yapmadım, uğraşmadım. Bilemiyorum.

O yüzden “Mecnunum Leylamı Gördüm” türküsünü her dinlediğimde çok anım depreşir… Hem anılar, hem gördüğümüz Leylalar, bizi görüp de yüz çevirdiklerimizi veya bizden hiç haberi bile olmayanlar..

Ama işte o Öğretmen Evindeki çift gibi hep bir umut barındırır içerisinde türküler. En güzeli de bir kerecik bakıp geçse bile Leylasını görebilmektir. Hayat bu güzel an’a değmez mi?

Dün 1 Mayıs 2020’de Zeynep Bakşi Karatağ’ın yorumu ile bu türkü Spotify ve Youtube da yayınlandı. En sevdiğim sanatçılardandır. Dinleyin. Kendisinin yorumu, eşi Murat Karatağ’ın düzenlemesini seversiniz diye düşünüyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=dtwcSN1GeCY

https://open.spotify.com/album/6a48vpx0TKVr9IAXhU7Js6?si=60TE-qbaS1K1DMlzfiopkA

Bugün sabah kahve içerken hem bu türküyü tekrar dinledim, hem de tekrar anılar canlandı. Hızlıca yazmak, not düşmek istedim.

Demem o ki; hayat size Leylanızı da Mecnununuzu da karşınıza çıkarır. Yeter ki gönül gözünüz açık olsun. Baka kalmayın “bir kerecik bakıp geçen” Leyla’nın ardından. Ya bir adım atın, ya bir çığlık olun duyulmasa bile.

Sevgiyle, dostlukla…

Ali Haydar Elveren

2.5.2020

“Mecnun’um Leylâ’mı gördüm
Bir kerecik baktı geçti
Ne sordum ne de söyledi
Kaşlarını yıktı geçti

Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü yüzü
Sandım ki Zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti

Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yareler bizi
Gamze okun bazı bazı
Yâr sineme çaktı geçti

Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti

İzzeti bu ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Zülüflerin kement etmiş
Yâr boynuma taktı geçti”

Aşık Ali İzzet Özkan ve Aşık Veysel Şatıroğlu

Gel Zaman Git Zaman

Bir “mesel” anlatırdı büyüklerimiz. Olaylar gelişir, gelişir… Sonunu merakla beklerdik. İşte o an “gel zaman git zaman” der devam ederdi anlatan. Bu bir sinyaldi, bir şeylerin değiştiği, eski halinde olmadığı olmayacağı anlamına gelen.

Zamanın başlı başına bir değişimi tetikleyen en önemli unsur olduğudur. Zamanla gelenler gidenler olur. İyi şeyler, kötü şeyler; mutluluklar, sevinçler olur. İnsanlar girer hayatımıza, bize yaşam enerjisi katar, mutlu oluruz. Kötülerle karşılaşırız, bir süre ruhumuz kararır. Bazen projeler olmaz, işsiz kalırız, az kazanırız.  Bazen beklenmedik iş teklifleri gelirler gelir, yeni fırsatlar çıkar.

Gel zaman git zaman her şey değişir, hayat yeni bir dengesini bulur.

Bazen git zamanlarında oluruz. Ruhumuzdaki sıkıntıları, düşüncelerimizdeki ağırlıkları unuturuz, diplere sürükleriz. O an gitmişler kaybolmuşlar gibi olur, kurtulduk sanırız. Kalanlarla idare ederiz. Kalan anılar, insanlar, sevinçler ve diğer varlıklarımızla.  Zaman gelir küçülürüz, sadeleşiriz, yalnızlaşırız, çoğalırız ya da sahip olduğumuz yanımızdakilere sıkı sarılırız. Unuttuklarımız, karanlıklara diplere bıraktıklarımızla yüreklerimizden arınır, hafiflemiş hissederiz.

Bazen de gel zamanlarda oluruz. Dalgaların çekilmesi gibi kıyıda kalmışlar, derinlerdekiler kısmen açığa çıkar. Eski anıları, yaşanmışlıkları, kırgınlıklarımızı, travmalarımızı hatırlanırız. Geçmişte aldığımız almadığımız kararlar, kaçan fırsatlar, açılamadıklarımız, reddedilişlerimiz, hayatımızın dönüm noktaları… Birer birer gelir düzer önümüze.

Gel git ne kadar şiddetli ise o kadar atarız diplere ya da o kadar su yüzüne çıkar üstünü örttüklerimiz. Güçlendikçe daha derinlere dalarız, kolay kabulleniriz. Güçsüz hissettiğimizde, zayıf anlarımızda da öteleriz çoğu şeyi, hayat bizi hırpalar.

Gel zaman git zaman bir süreklilik halinde devam eder. Hayat denir buna. Her gün her an yaşanan.

Hayat hep bize kolay sorularla gelmez. Beklenmedikler çıkar karşımıza, bir çeşit sınamadır. Özel olarak bize değildir, hayatın kendisi böyledir. Beklediklerin ile gerçekleşen hep başka olur. Geldiğinde buyur ettiğini gittiğinde de uğurlamayı bilmek hoş karşılayıp hoş göndermek gerek.

Gel zaman git zaman bir zorlukla karşılaştığımız, derin bir üzüntü yaşadığımızda, maddi zorluklar olduğunda, bir şeyler ters gittiğinde, terk edildiğimizde, sevilmediğimizde, karşılık bulmadığında hep olumsuzluklara odaklanırız. Olayı kişiselleştiririz. Sanki sadece bizim başımıza geliyor gibi düşünürüz. Başkaları o acıları o hayal kırıklıklarını yaşamıyor sanırız. O yüzden her yaşanan olumsuzluklarda onlara odaklanma eğilimimiz de artar. Oysa hayat herkesin karşısına farklı zamanda farklı fırsat ve tehditlerle çıkar, farklı yüzlerini gösterir.

O an o kötücül sarmaldan çıkmak için durup, biraz nefes almak gerekir. Yaptıklarımız, başardıklarımız, sevinçlerimiz, varoluş halimiz, arkadaşlıklarımız, dostlarımız, güzel anılarımız… Onlara tutunmak gerekir. Hayatta elimizden kayıp giden şeyler kadar kalanların da yeni gelenlerin de olduğu görmek gerekir. Gel zaman git zaman her şeyin yeni bir dengede kurulacak.

Bırakalım zamanın bize sundukları gelsin. Biz yine kendi yolumuzda gitmeye gayret edelim. Bilelim ki bir zaman sonra gidecekler, yenisi gelecek.

Gel zaman git zaman her şey yeniden yeniden şekillenecek, çok daha iyi olacak.

20.03.2020

Yeni Yıla Doğru: Hayal ve Düş

Çok rüya görürüz. Çok azını hatırlarız. Ortasında uyanmak gerekir. Uyanıp belki not almak veya tekrarlamak. Çoğu anlamsızdır. Bir şeyle ilişkilendiririz. Belki bilinç altı yansıması, belki geceden kalan düşünceler. Belki hatırladıklarımız uzak geçmişten, belki olacaklar yakın gelecekte.

Bir hayalimizden isteğimizden bahsetsek “Rüyanda görürsün ancak” dendiğinde gerçek hayatta olmayacak gerçekleşmeyecek bir şeyi kastederiz. Çoğunlukla hayal edemediğimiz mi sadece rüyalarda görünür? Hayalimiz olmazı temsil eder belki. Türkü der ki “sevda bilmeyene hayal düş gelir”.

20191026_105311-01

Hayal de düşte belki biraz bilmek yaşamak ile ilgili. Hayallerimizde yaşadıkça şekillenir. Olmayanı isteriz, olanı da korumayı belki. Deneyimlemediğimizi hayal ederiz. Ulaşmak istediğimizi. Hayal biraz istek biraz hedef olur. Biraz çitayı yükseğe koyarız korkarak. Sanki gerçekleşmez ise çok üzülmeyeceğimiz bir yerde kalsın isteriz. “Bunun yapacağım, planlıyorum” demek yerine “şöyle bir şey hayal ediyorum” deriz. Aynı değil midir?

Bazen hayal ettiğimiz bir bilinmezdir. Hayalde bir sevgiliyi bekleriz bir ömür. Mutlu olmayı, huzuru hayal ederiz. Bilmeyiz mutluluk nedir? Huzur ne zamandır? Bildiğimiz o anki kaygıların olmadığı şeyler. Olmayanı biliriz de ne olursa olacak onu işte bilemeyiz. Belki içindeyizdir yanından ortasından, belki biz yaşadıkça o değişip gelişen bir hayaldir. Biz değiştikçe hayaller de değişip durur, bir türlü ulaşamayız. Hayal etmek sadece hayal etmeye zaman ayırmak, iyiyi düşünmek, güzel şeyler beklemek ve bunun olabileceğine inanmak iyidir. İnancı bilgiye çeviren de o iş için ayırdığımız emek, isteklilik çabadır belki. Hayali gerçek yapan.

Bazen hayalimizin gerçek olması da ürkütür. Çünkü gerçekleşmesini hayal etmemişizdir. Sadece hayal etmişsiniz. Hayal etmeyi bırakmamak gerek, ürkmemek, üstüne üstüne gitmek.

Yeni yıl yaklaşırken hayallerimiz artar. “Geçen yıl olmadı gelen yıl da olsun” isteriz. Bol bol hayal edelim. O hayallerin hangisini istiyoruz canı yürekten onlara bakalım. Belki yapabileceklerimiz neler, bizimle ilgili olan, başkaları ile ilgili olanları ayrıştırmak ve elimizden geleni yapmak gerek. O zaman hayaller gerçek olur.

Hayalleriniz gerçek olsun.

Şarap ve İnsan

İnsanlar şarap gibidir. Kötüsünü hemen anlarsın da iyisini anlamak ustalık ister, zaman ister.

İnsanlarla tanışıklık da şarap tadımına benzer biraz.

IMG_20191213_184618_996

İlk tanışıklık henüz açılan şişeden ilk yudum gibidir. Bilirsin bir şeyler, anlarsın, tahmin edersin.

Hele bir de tanıdık bir şarap ise etiketi, içeriği ön yargılarımızı harekete geçirir. Ezber çalışır.

Biraz sabredip tadıma devam ettikçe yeni tatlar, kokular, yorumlar çıkar. Beklentiler değişir. İlk düşündüğümüz farklılaşır.

Şarap içini döker sanki. Artık size, yıllanırken geçmişinin onun nasıl şekillendirmiş olduğunu anlatır. Geçmişten getirdiği, geleceğe götüreceği kapasitesi, oluş hali ortaya çıkmaya başlar.

Yudum yudum tadım yerine hızla da tüketebilirsiniz. Ne şarabın ne tatların ne de an’ın farkına varırsın. “İşte öyle bir şaraptı, bir tat bıraktı damakta. Çekip gitti”.

Yaşam belki bize her yudumda her bardakta damağımızda tat bırakacak insanlarla muhabbeti birlikte olmayı arama sanatı.

Damağınızda şarabın tadı, yanınızda insanın hası eksik olmasın.

13.12.2019