Blog

Hanım, Hanım! Kalk bir çay yap da içip gidelim.

Ben her ne kadar son dönemde daha çok filtre kahve içiyor olsam da çayın yeri anlamı farklıdır. Çocukluğumuzdan gelen anıların içindedir. Kanımızda çay vardır. Soframızdan muhabbetimizden eksik olmaz.

Urfa’da kaçak çay içilirdi. Yani Karadeniz’deki Rize çayı denen çay değil de Suriye’den Irak’tan gelen Seylan çayıydı makbul olan; Demlenince yaprak yaprak olan ve tadı demi farklı. Evlerde hatta Güneydoğu bölgesinde şehirlerarası otobüs duraklarında bile kaçak çay ikram edilirdi. Makbul olan oydu. Gelir düzeyine bakılmazdı. En kötüsü misafire kaçak, çay evde kahvaltı da karışık çay yapılırdı yokluk varsa.

1980 12 Eylül Darbesi ile sınırlardaki ticaret geçişler birden kesilince kaçak çay karaborsaya düştü. Bulunması zorlaştı. Bazı kamyonlar benzin depolarının içinde değişik şekillerde kaçak çayı yurda sokmaya devam ettiler. Bir süre bazen mazot kokulu çay içtik.

Çay memleketimde o kadar ruha işlemişti ki günlük hayatın ayrılmaz bir parçası idi. Çocuklar kalın, kırılmaz geniş ağızlı Suriye bardaklarında çay içerken büyükler ince belli klasik bardaklarda içerlerdi. Ev ziyaretleri çok fazlaydı o dönemler. Bir misafirliğe gidilir ve kalkış saati de yaklaşmış ise “Hanım, Hanım! Kalk çayımızı yap da içip gidelim” denirdi. Bir anlamda çay bir ritüel idi.

Bazen de eve yemeğe davet edilmişsinizdir. İzzet ikramlar harikadır. Lahmacunlar, çiğköfteler, meyveler, künefeler gece yarısına kadar yenmiştir. Ertesi gün denir ki “Uzun uzun gittik bize bir çay bile yapmadılar”. Her ne ikram edilirse edilsin çay bir anlamda eksiği tamamlayan bir özelliktedir. Çaysız olmazdı.

Ben 1988’den beri çayı şekersiz içerim. Hatta o dönem Paşabahçe’nin bugünlerde olmayan akıl almaz ince bir rakı bardağı vardı o bardakta içerdim. Sıcaklığını hissetmek, çay ile arama giren camı en aza indirmek için. Büyük bardağa bir şeker atardım. Annem bazen doldurur ve o bir şeker atıp bana getirirdi. Ben de o dersler çalışma ortamında bir şeker daha atardım farkında olmadan. Çayı artık içilemez hale gelirdi, dökerdim. Baktım olmuyor, en net tanım şekersiz (hiç mi şeker yok gibi) içmeye başladım. Çay kaliteli oldukça şekersiz daha da çayın tadını almak için ideal.

Hazine Müsteşarlığı’nda ise çay ocağı habire çay dağıtır ve asli müşterilerinden biri olurdum. Aldığım çay fişleri de çok sık tükenirdi. Ramazanda içmeyenlerin yerine de içer çay ocağı cirosuna katkı yapardım.

Şimdiler bakıyorum sabahları filtre kahve arada gün içinde belki bir iki bardak çay. Ama hafta sonu rutinlerinde yıllardır kullandığım kupa ile çay için yüksek sesle müzik dinleme büyük keyif veriyor.  

Bizde çay içer misin diye sorulmaz. İkram edilen çay içilir. Çay sevgisi ve ritüelleri bence en güzel geleneklerimizden biri. Belki de siyaseten ayrışmış bu millette bizi birbirimize bağlayan ortak değerlerden birisi; Çaysamak ve çay severlik. Kısıra, dönere, dürüme, mangala, yaprak sarmaya, mercimek köfteye dayanamama da genetik kodlarımıza işlenmiş, bizi bir arada tutan ortak şeylerden bence.

Geçenlerde düşünürken (ara ara yapıyorum) hayatta bazen birilerine ne ikram edersek ne verirsek verelim karşıdaki için hep bir şey eksik kalıyor. Biz elimizdeki yüreğimizdeki bildiğimiz ne varsa sunarken karşıdaki ilişkide olduğumuz belki de hep eksik tamamlanmamış hissediyor. Bir taraftan biz “daha ne olsun” derken diğer eksik parçayı büyütüyor, olanı değersizleştiriyor belki. Aynı o ziyafet sofrasında eksik kalan çay gibi. İlişkide her şey vardı ama bir “o” yoktu. “O” nedir? Aşk mı? Cinsellik mi? Güven mi? Yakınlık mı? Sadakat mi? Huzur mu? Ortak hayaller mi? Bilinmez. Belki baştan bilinçse her şeyi ikram eden bir bardak çayı da ikram eder ya da der ki “kusura bakma taze bitti. Bende yok” der. Ya da kimse “0” nedir bilmez. Biri verdiğini düşünür, biri almayı bekler de durur.

Bariş Manço’nun çok sevdiğim bir parçası vardır.

Kız der ki; ”Alla beni pulla beni al koynuna yar”

Barış der ki

 “Senin için dağlar deler yol açarım yar

Senin için denizleri kuruturum yar

Senin için gök kubbeyi yerlere çalarım yar

Saçlarına yıldızlardan taç yapayım yar

Bir nefeste güneşleri söndüreyim yar

Canım iste canım bile sana kurban yar”

Daha basit bakmak mı gerek ne hayata ne?  

Bazen de artık vakti delmiştir demir almanın, kalkıp gidilecektir. Belki bir sinyal gereklidir. Sadece sizin bildiğiniz veya derinlerde bir yerde hissettiğiniz. Bir çay yapılsa da içip gidilse deriz. O çay yapılmaz veya çay yapılması talep edilmez kalırsınız, muhabbet devam eder. Ama hep bir çayın her an yapılıp misafirliğin sonlanma tehdidi vardır. Özünde kendini misafir hissettiğin bir ilişki ise o zaten bir gün bitecektir. İlla bir sinyale neden gereksinme duyulur ki?

Belki kolayımıza gelir. Kendi başımıza karar alıp kalkıp gitmek öz farkındalık, öz değer gerektirir; Ne istediğini bilmek, kendine güvenmek. Belki bir dönem çaysanır, özlenir çayın damakta bıraktığı zevk hatırlanır ama hayat devam eder.

Bazen öyle dönemler olur ki sakin kafayla hangi ilişkilerimizde, kimliklerimizde “Hanım, Hanım! Kalk, bir çay yap da içip gidelim” diyeceğimiz şeyleri fark ederiz ve yapabilecek eşiklere ulaşır, o gücü elde ederiz. Eyleme geçeriz.  

Kapatın gözlerinizi, en iyisi kendi demlediğiniz çaydan bir yudum alın. Bakın bakalım içeriye. Kendinizi tedirgin, rahatsız, misafir, eksik, tamamlanmamış, değersiz hissettiğiniz hangi durumlar, ilişkiler ortamlar içerisindesiniz?

Listeleyin, not alın, yazın, sıralayın, ağırlıklandırın ya da bunu yapabilmek için destek alın.

Çayınızda dem olsun, yüreğinizde gam olmasın.

3.03.2021

Kıraç topraklarda bir ağaç gibi…

Bazen hayatta kıraç tarlalarda tek başına duran ağaçlar gibi kalırız bir başımıza

Ne yerimizden kıpırdayabiliriz varmak için hemen yanı başımızdaki sevdiklerimize

Ne kökleri dalları yaprakları toplayarak alıp başımızı gideriz uzaklara

Her rüzgârı yağmuru güneşi bir başımıza yaşarız sessiz sedasız

İçten içe köklerimizi uzatırız belki varır diye sevdiklerimizin kollarına

Gün akşam olduğunda öylece kalakalırız yeni bir gün umuduyla.

Gün devrilir güneş açar kendi yalnızlığımız ışıldar günün ilk aydınlığıyla

This image has an empty alt attribute; its file name is image.png

Bazen sımsıkı sarılırız toprağa sanki biri bizi çekip alacak gibi

Koparıp savuracak çekip çıkaracak bildiğimiz yerden

Tozunu toprağını kokusunu bildiğiniz her gün onunla hemhal olduğunuz

Sabrederiz direniriz baharı yağmuru bekleriz güneşi bekleriz

Güzel günleri mavilikleri bekleriz bir başımıza öylece

Ne salarız kendimizi ne başımızı öne eğeriz esen rüzgârla

Bir ağaç gibi tek başına ve özgür ama bir yerde vardır elbet sevdiklerimiz biliriz.

Daha Beter Olsun

Rivayet odur ki Neyzen Tevfik’in sevmediği bir milletvekili varmış. Bir gün biri onu kızdırmak için “O sevmediğin milletvekili var ya bakan oldu” demiş. Neyzen  de “Daha beter olsun” demiş.

Hayatta bizim hedeflerimiz, beklentilerimiz gerçekleşince mutlu olacağımızı sanırız. Önceden belirlenmiş bazen takıntı haline gelmiş beklentiler bir zaman sonra gerçekleşse bize mutluluk verir mi? Ya da her zaman gerçekçi hedeflerimiz beklentilerimiz mi var? Hem abartılı hedeflerimiz hem de özgüven eksikliği ile kapasitemizin yeteneklerimizin çok altında da olabilir. Ayrıca geçmişte belirlenmiş hedeflerimiz bugünkü yaşamımızı daha anlamlı kılar mı? Bugünkü sen dünkü sen misin?

Ben 2007 yılının Ağustos ayında Hazine Müsteşarlığı’nda Daire Başkanlığı görevimden istifa ederek ayrılmıştım. O zaman bir arkadaşım “sana yapılacak en kötü şey şu an seni terfi ettirmek, genel müdür yardımcısı yapmak olurdu. 3-5 yıl daha bu görevde kalırdın”. Ben malum nedenlerle zaten terfi beklemiyordum. Hazine Müsteşarlığı yapısı için de yardımcılık da bana göre gereksiz bir unvan idi.

O zamana baktığımda aldığım kararların arkasında etki alanım ve yarattığım değere ilişkin bir öz değerlendirme var. Benim etki alanım eğer ki yeteri kadar katkı sağlamaya uygun değilse bunun beni hangi unvanda ve ekonomik koşulda olursa olsun mutlu etmeyeceğini düşünmüştüm. Uzatmadan da ayrılmış, İstanbul’a taşınarak kendi değerlerime ve o zamanki hedeflerime uygun tercihte bulunarak bir aktüeryal danışmanlık şirketi kurmuştum.

Bu gün baktığımda o kuruluş anındaki kararlar oldukça doğru olsa da zaman içerisinde kuruluş sonrası hedefleri, değerleri yeteri kadar güncellemememin bir eksiklik olduğunu görüyorum. Geçmiş dönemde ara ara kendime, değerlerime, sektöre, ekonomiye, mevzuata, hayata kırgınlıkla zaman kaybettiğim durumlar olmuş. O dönemlerde yeterli kadar esnek olamadığımı fark ettim. Kendi kişisel hedeflerim ve değerlerimle şirket hedef ve değerlerini de yeteri kadar ayrıştırma konusunda profesyonel davranamadığı bazen acı deneylerle bugün daha iyi görüyorum.

Bununla birlikte özellikle son 5-6 yıl içerisinde kendi hayatımı daha anlamlı yapacak çeşitli uğraşlara daha fazla zaman ayırdığımı, hem bireysel kimliklerimde hem de şirketteki iş insanı kimliğimle artan oranda esnediğimi, yeni dengelere ulaşmaya çalıştığımı, buna yönelik gayret içerisinde olduğumu düşünüyorum.

Bu noktadan baktığımda da eski bir hedefi gerçekleştirip Neyzen’in dediği gibi “daha beter olmak” yerine kendi yeni çizdiğim etki alanım içinde yeni oyun planı kurmak bana daha anlamlı geliyor. Eski hataları tekrarlamak yerine yeni hatalar yapmak da anlamlı olabilir.

Son zamanlarda etrafımdaki dünyayı daha çok gözlemlemeye, dinlemeye, anlamaya daha fazla zaman ayırdığımı daha profesyonel yaklaştığı görüyorum. Gözlemlerim kişilerin kendi yarattığı dünyaları sınırladıkları, hayalleri, hedefleri, beklentilerini genelde hayatın anlamını bir kısır döngü içerinde sorgulayan yaşamlar en yaygın olan. Sonuç da hep artan kaygı, motivasyon eksikliği ve mutsuzluk. Genelde ya terfi alamamış, ya hakkettiği konumda veya gelir düzeyinde değil, istediği yerde yaşamıyor, istediği gibi bir ilişkisi yok vb. Her ne kadar sanki bu sorunlar için hedefler için yeterince gayret gösteriliyor gibi görünse de çoğu durumda alternatiflerin, o sırada hayatın içindeki pozitiflerin ve en önemlisi kendi yeterliliklerinin ve kaynaklarının fark edilmediğini ya da göz ardı edildiğini görüyorum.

Belki ara ara kendimize bakıp güncellemediğimiz, takıntı haline getirdiğimiz ilişkilerden, işlerden beklentilerden uzaklaşmak yeniden kendi yaşamımızın dengelerini oluşturmak gerekir. Güncellenmiş bir yaşamın tadını çıkarmak kendimizin eski versiyonunu yaşamaktan daha iyi olacaktır kim bilir.

Eski versiyonlu haliniz de güncellenmiş halinizde siz olacaksınız. Değişime esnekliğe yeniliğine açın kendinizi. İhtiyacınız olan biraz cesaret, biraz gayret, biraz farkındalık, biraz umut.  

Desteğe ihtiyaç olursa haber verin.

El gövdede kaşınan yeri bilir

“Dostlarım,
Kardeşlerim,
Canlarım…

Kaldırın başlarınızı
Suçlular gibi, yüzümüz yerde
Özümüz darda durup dururuz.
Kaldırın başlarınızı yukarı
Bize göz verildi, gözleyin diye!
Dil verildi söyleyin diye!

El gövdede kaşınan yeri bilir
Dert bizde, derman ellerimizdedir.
Ararsan bulursun, verirsen alırsın.
İnanmazsan gelir görürsün..”

Hacı Bektaş Veli’nin çağlar öncesinden evrensel mesajı.



İnsana, özüne, gücüne inanan, hem bir olmayı hem cem olmayı dengeleyen bir bakış açısı. Güçlüden değil insandan yana. İnsanı referans alan yaklaşım. Fazla anlatmaya gerek yok. Arada tekrar okumak gerek.

Benim çok sevdiğim, önem verdiğim, anlamaya çalıştığım bu özdeyişi tekrar okuyunca paylaşmak istedim.

Candan İleri

Bazen maldan paylaşırız; Yuvamızı, tabaktaki aşı,  cüzdandaki parayı.  Bazen emeğimizi katarız emeğin yanına. Hesap yapılmaz. Karşılık beklenmez. İstekle olur. Duygu da vardır mantık da.

Bazen candan paylaşılır; Arkadaşlık dostluk gibi. Güzel bir sohbet, sevgi de öyledir. Düşünülmez. Kendiliğindendir. Bazen bir karşılıklılık gereklidir. Tek taraflı arkadaşlık, sohbet olmaz örneğin. Bazen birine ihtiyaç duyulur, sizi kalp gözü ile dinleyen, anlayan.  

Bazen ruhunuzdan paylaşırsınız; Hayallerinizi, umutlarınızı, korkularınızı, beklentilerinizi. Çaresizliğinizi, hayal kırıklıklarınızı. Arzularınızı. Kılcal damarlarınızı sunarsınız. Kanayan yaraları, kabuk bağlamışları. Tedirginlikleri.  Güven ister. Açıklık ister. Özgüven ister. Hikâye paylaşmazsınız, hikâyenizi paylaşırsınız Tüm samimiyetinizle.  

Ne paylaşırsak paylaşalım kendimizden paylaşırız; Ya fiziksel, ya ruhsala ya da maddi bir parçamızı.

Türkülerde âşık öyle çaresiz kalır ki tek verebildiği gönülden geçenlerdir. En son kendisini koşulsuz sunar. Canana verebileceği paylaşabileceği en büyük ve son şeydir canı.

Türkü der ki

“Sabahın seheri günden ileri
Ben kimi sevmişim senden ileri

Ziyaret olmuşsun kurban istersin
Kurban bulamadım candan ileri”

Bol paylaşımlı günleriniz olsun.

Uğur’lar Olsun

Uğur mumcu denince ilk aklıma gelen “gerçekler” oluyor. Öyle ki zamanından çok önce, vizyoner bir bakış açısı ile çoğunluk görüşüne ters gerçekleri dile getirirdi. Gerçeğin bir gün ortaya çıkma gibi özelliği vardır. Engel de olsa zorlansa da,  gecikse de bir gün kaçınılmaz gerçekleşir. O gerçekler ki aydınlık Türkiye için önemli bir ışık, önlem alınsaydı bir  çok olumsuzlukları engelleyebilecek panzehir olacaktı.

O; gerçekleri söylemeyi doğallıkla yapıyordu. Çok az canlı dinleyebildim. Koca koca kitaplarla gelirdi. Söyledikleri farklıydı, vurucu etkileyiciydi.
Oysa yürek istiyordu. Yiğitçe davrandı, haince öldürüldü. Katili belliydi o gerçeklerin saklı kalmasından kim menfaat duyuyorsa oydu.

Ben ölüm haberini duyduğumda herkes gibi çok üzülmüştüm. Ama o gün  üzüntümün daha farklı bir acı, çaresizlik, temel değerleri sarsan bir yani vardı. Bu ülkede yurtsever olmak bu kadar zor olmamalıydı. Solcuların yurtsever, sağcıların milliyetçi olduğu bir dünyada o gerçek bir yurtseverdi.


Ölüm ilanı vermek için kurumda para topladık, adları açıklanmayacak olmasına rağmen çok az kişi katıldı, çok zor kabul ettirebildik cumhuriyet gazetesine bir grup çalışan ibaresini.  Bu bile yapan kim, kim iktidar ve gücü elinde tutuyor, kim muhalif, kim kime karşı güç dengelerini gösteriyordu.


Bir pazar sabahı Ankara yine kara olmuştu, kapkara. Öylece de kaldı.


Milyona yakın insan uğurladı; Mesai saati, izin verilmeme, gidenlerin kayıtları tutulan bir ortamda. Bizi  yüreğimizde bir buruk acı ile bıraktı.  O acıyı bal eylemek gerek.

Uğur’lar olsun.

Hemşerim Saat Kaç?

Çok sevdiğim hikâyedir. İlk ne zaman ve kimden duydum hatırlamıyorum. Adam Londra’nın ana caddelerinden birinde yürürken birisi gelir ve Türkçe “Hemşerim saat kaç?” der. Adam saati söyledikten sonra “Sen benim Türk olduğumu nasıl anladın?” diye sorar. Soran kişi “Türkçe’den başka dil bilmiyorum ki” diye cevap verir.

Başka bir dil bilmiyorsanız, bildiğiniz dilin imdadınıza yetişmesini her derde deva olmasını bekleyeceksiniz.

Heybemizde ne varsa yere de o dökülür. Sorduklarımız da aldığımız yanıtlar da bir anlamda hayatta karşılaştığımız durumlara biriktirdiklerimizle verdiğimiz tepkilerdir. Kısıtlarımız fazlaysa soracağımız sorular da kısıtlı olacak, aldığımız yanıtlardan anladıklarımız da.

Hayatın içinde farklı duygularımızla barışık değilsek, duygu spektrumumuz darsa, basit olaylarda hemen öfkeli tavır alabiliriz. Belki de en çok bildiğimiz alıştığımız odur. Ya da sadece baskın çıkma üzerine bir tecrübemiz varsa küçük bir tartışmayı bile alevlendire de biliriz.

Empatiyi, alttan alma dilini öğrenmemişsek; ne özür dileriz, ne de kendi içimize bakıp “nasıl daha iyi olabilirdi?” diye sorabiliriz.

Kimliklerimizden biri çok baskınsa; örneğin işten eve gelince “işteki sen” de eve geliyorsa, evde uyum nasıl olacak? İşyerinde bizi başarılı kılan davranışlarımız, evdeki hayatımıza aynı düzeyde katkı sağlar mı? 

Baskı ile yönetme dışında bir yeteneğimiz yoksa gittikçe daha da sertleşebiliriz, otoriterleşiriz. Sorunlara yeni çözüm üretme yeteneğimiz yoksa hep geçmişe takılıp eskiyi suçlarız. Umut vaat edemeyince daha kötüsü ile korkutmak, korku egemenliği yaratmayı geçici çözüm gibi görebiliriz.

Yurtdışına tatile gidip o ülkenin yöresel yemeklerini tatmak yerine bir dönercide veya bilinen fastfood zincirinde karar kılma hangi kısıtın sonucudur?

Hepsi bizim çaresizliğimiz, eksikliğimiz, sınırlarımız, korkularımız ve hayata ilişkin algılarımızla ilgili değil mi?

Ne çok değişik anahtarımız varsa o kadar çok kapıyı aralarız.

Yeni bir şey söylemek ve/veya farklı bir yanıt almak için yeni bir şey bilmek, deneyimlemek buna açık olmak gerekir. Çeşitlilik, farklılık, esneklik bize yeni dengeleri sağlayacak, yeni çözümler üretecek, yeni ufuklar açacaktır.

Ne maymuncuk gibi her kapıya uygun olmak, ne çilingir gibi her kapıyı açabilmek mümkün. Her şeye verilecek bir yanıt, her soruna bir çözüm bulma hali değil beklenen. Hayatı, olabildiğince tüm renkleri ile kabul edebilmek ve kendi eylemlerimizi, tepkilerimizi, hayat anlamımızı oluşturabilmek hali. Kendimizi öğrenmeye, geliştirmeye olabileceklere karşı açma hali belki.

Hayatta olalım, hayatın içinde olalım, açık olalım.  

Nakavt Olmuş Boksör Sendromu

Çocukluk anılarımda gece sabaha karşı başlayan Muhammed Ali Clay’in boks maçları vardır. Uyanık kalmak için türlü oyunlar yapardık. Maçlar da uzun sürerdi. O zamanlar keyifle izlediğimi hatırlıyorum.  Babam boksu severdi. Belki benim de sevmemin nedeni babam ile birlikte olmak, paylaşmak onu taklit etmek olabilir. Boks, sonrasında pek sevdiğim ve izlediğim bir spor dalı değil.

Boks maçlarını izleyenleriniz bilir. Bazen tek bir darbe ile boksör yere savrulur. Hakem ona kadar sayar ve yerden kalkamadığında nakavt olmuş olur. Ben o boksör yumruk almış yerde yatarken yüzünde gülücükler, kafasının etrafında dönen yıldızlara takılıp kalırım. Yerde yatarken hayat öyle tatlıdır ki an kendini kaybetmiş, öylesine serilmiş. Bir anlamda farkında değildir olanın, mutludur hatta. Uyandığında nakavt olduğunu görür ve hasar tespiti yapılır vücudunda.

Ben o yerde yatan boksörün mutlu haline yıllardır “Nakavt Olmuş Boksör Sendromu” derim. Hayatta aldığımız darbelerin karşılaştığımız durumların farkına hemen varmayız. Hoş gelebilir bir süre. O an işte nakavt olmuş boksör gibi yerde yatarken mutluyuzdur. Sonra ayıldığımızda bizi ne kadar etkilediğini fark ederiz. Oysa bizim dışımızda herkes olanın farkındadır. Belki bir son toparlanış uyanış beklenir, kalkıp devam edebilelim diye diye. Ama çoğu kere toparlanılmaz.

İlişkilerde, yaşadığımız travmalarda beklenmeyen darbelerle ağır sorunlarla karşılattığımızda bazen nakavt olmuş boksör gibi oluruz. Bu yaşadıklarımızın fiziksel, ruhsal, maddi ve hatta sağlık etkilerini bilmeyiz. Verilen hasar belki sonra anlaşılacak. Hatta iyileşip ayağa kalktığımızda aldığımız darbelerin beyin hücrelerimizdeki, bilinçaltımızın kılcal damarlarındaki hasarları da belki yıllarca telafi edemeyeceğiz. Geçen gün ömürden olacak.

Bugün her birimiz için belki ilk ve öncelikli iş ayakta kalmaya bakmaktır. Sahip olduğumuz vücut, ruhsal ve maddi bütünlüğümüzü korumaktır.

Şimdi ona kadar sayacağım ve silkinip ayağa kalkacaksın biliyorum.

Bir…

Nasrettin Hoca’nın Hesabı ve Ödeşme

Bilinen bir fıkradır. Nasrettin Hoca’nın bir kişiye borcu vardır. “Nasıl ödeyeceksin” der.

Hoca bir çalılığı işaret ederek; “Buradan koyunlar geçecek, yünleri takılacak, o yünleri toplayıp satacağım ve borcumu ödeyeceğim” der. Bunun üzerine kişi gülümser. Hoca da “Peşin parayı gördün tabi gülümsersin” der.

Bazen kendi kurduğumuz hayallere öyle kapılırız ki onun gerçekleşeceğine inanırız. Gerçekleşmesi çok olası olmasa da onu sıkıca sahipleniriz. Belki bir savunma mekanizması, belki bir kaçış.

İşyerinde uzun yıllar terfi bekleriz, kötü giden ilişkinin bir gün düzeleceğini ümit ederiz, özlediğimiz/sevdiğimizin de bizi seveceğini düşünürüz. Güzel günler gelmesini bekleriz.

Hatta sporda şampiyonluk vaadi ile takımı alıp küme düşürtürüz. 2023 olmadı, 2071’de dünya lideri olmayı bekleriz, 2020’de küme düşerken, “yiğit muhtaç olmuş kuru soğana” türküsü avaz avaz çalarken.

Mantıklı açıklamalarımız, gerekçelerimiz, destekleyici hikâyelerimiz vardır. Öylesine heyecanla anlatırız, öylesine kendimizi kandırırız ki karşımızdaki de kanar bir süre. Ya da öyle sanırız. Muzip gülümsemeyi, ses çıkarılmamasını onay kabul ederiz. İdare eder diye düşünürüz.

Gün gelir ilişki sonra erer, kişi boşanır yıllar sonra. Kişi artık yeter der hak ettiğinin verilmediği şirketten ayrılır, istifa eder arkasına bakmadan. Bir ülke yoksulluğun pençesinde kıvranır ve sonunda sandığa gömer vaatkârları. 

Türkü der ki “bir güzeli bir çirkine vermişler, güzel ağlar çirkin güler bir zaman”. O yüzdendir ki bir süre başkalarını, uzun süre kendimizi kandırabiliriz ama bir gün gerçek kapımızı çalar. O gün işte hayallerimizle ve gerçeklikle hesaplaşma vaktidir.

Belki yarın, belki yarından sonra…

Acılı Biber Reçeli ve Avokado

Memlekette acılı biber salçasına “biber reçeli” derlerdi. Acı, yemeklerin günün her saatinde vardı. Sabah kahvaltıda bile acılı közlenmiş kırmızı kapya biber ekmeklere dürüm yapılır, yanında sıcak çay içilirdi.

Bu yıl birkaç çeşit acı biber turşusu yaptım. Dolapta kıl acı sivri biber var. Biraz acı olmadan yemeğin tadı olmaz sanki. Ben yemeğin içine değil de yanında tercih ediyorum. Belki bu çocuklukta acili biber reçeli deneyimleri nedeniyle bugün reçeller, hatta marmelatlar elma suyu ile bile yapılsa bana çok tatlı gelir ve nerdeyse hiç tüketmem.

Her çocuk gibi sokaklarda oynar, acıkıp da eve geldiğimizde ekmek üzerine biber salçası veya normal domates salçası üzerine pul biber serpiştirerek ayakta açlığımızı giderirdik. Sonra da oyuna dönerdik.

Bugün, günde iki öğün yiyince arada bazen yemek öncesi küçük bir atıştırma greyfurt veya evde mayaladığım yoğurt güzel oluyor. Bazen de bugünkü gibi bir dilim karabuğday ekmeği üzerine biber salçası ve bebek avokado ile olabiliyor. Avokado da son yıllarda gittikçe daha çok tükettiklerimden. Hele bulabiliyor isem bebek avokado tercihlerimin başında gelir.

Sanırım bu çocukluk anılarımla yetişkinlik deneyimlerim ve tercihlerimin bir karması gibi oldu.

Eskiden ne varsa onu yerdik. Şimdi çok mu seçici olduk ne?