“Banane?”, “Bana Ne (Var)?” ve “Durumdan Vazife Çıkaranlar”

İnsanları genelleyerek bir iki gruba ayırma kolaycılık. Oysa her biri kendine özel ve farklı. Her biri ayrı. Ancak yine de arada basitleştirme veya en azından bazı kriterlere göre sınıflandırma kolaylık sağlıyor.

Ben üniversite öğrencilik döneminde çalışmaya başlayıp, sonra da devam ettiğim yabancı bir bankada dolar bazlı maaş alıyordum. O zamanlar kendimi denemek için kamunun sınavına girmiştim.  “Sözlü”lerden sonra kazanmış,  uzun uzun bol rakılı düşünmeler sonucunda da ODTÜ’de aldığımız ve bilinçaltımıza işlenen “devleti kurtarma görevi” ile TL bazlı ve neredeyse yarım ücretle kamuya geçmiştim. ODTÜ’deki çok değerli hocalarım “Geçme” dese de biraz da “ahlaklı bir kapitalist” olan çalıştığım bankanın Türkiye temsilcisinin bir abi nasihati ile kamuya geçtim. 16-17 yıl 2007’ye kadar da aralıksız çalıştım.

Kamuda “Devlet memuru” çok idi. Ben kendimce “devletin memuru” olmak istedim. Olabildimse ne mutlu bana.

“Devlet memuru” çalışsa çalışmasa görev verilmese de ay sonu maaşını alan, mümkünse işlerden, yeni bir şey yapmaktan, işleri kolaylaştırmaktan uzak duran bir tutum ve davranışı temsil ediyordu.  

Bir bürokrasi atasözü der ki “çalışan memurun işi çalışmayanın maaşı/geliri artar”. Devlet memurlarında özellikle kendiliğinden bir şey yapmama, talimat ile harekete geçme en belirgin özellikti. İnisiyatif kullanmama, karar alma sorumluluğu hep bir yukarıya bırakma hali de benzer davranışlardandı.  

Bu suya sabuna dokunmayan, ayın sonunu bekleyen, maaşı ile ancak var olan ama maddi açıdan çok da varlıklı olmayan bir yapıyı oluşturuyordu.  Emekli eden, arada yurtdışı görevleriyle ihya eden, yazlık, ev araba aldıran, genellikle yapı kooperatif üyesi bir familyaydı. En azından eskiden öyleydi.  

Bunlar bir anlamda “Banane” grubu idi. Yani kendisini doğrudan ilgilendirmeyen ve uzak durabiliyorsa bulaşmayan, karışmayan, taraf olmayanlar grubu. Öyle ki; bu türde bir amire “efendim deprem oldu” deseniz, “bana henüz bu konu ile ilgili bir yazı havale edilmedi” diyebilir. En kritik süreli yazıda “arz ve rica” karışmış ise yanıt vermeyebilir. Değil proaktif olmak gördüğünü bile yapmamak için gerektiğinde karışık dönemlerde yıllık izin kullanan, aman o imzam bir şeye neden olur, ileride soruşturulur diyenlerdendir.  Bunlardan çokça gördüm, birlikte çalışma, gözlemleme deneyimine eriştim.

Bu grubun içinde dün de bugün de “banane” grupları var. Daha küçük. Bu günlerde biraz daha artmış olan.  Sosyal medya kullanmayan, nerdeyse hiçbir konuda kendi yaptıkları mevzuat dahil yorum yapmayan, en küçük bir karar almayan bürokrat tipi kültür mantarı gibi birbirine benzer şekilde çoğalıyor.

Bir de bir iş yapılırken, mevzuat oluşturulurken veya karar alınırken “bana ne (var)?” diyen yeni bir grup oluşuyor belki. Yani “ben bu işi yapacaksam benim çıkarım ne?”. Bu çıkarın mutlaka bir maddi çıkar olmasına gerek yok. Amirle iyi geçinme, terfi beklentisi, bir atama veya konumun verdiği ek bazı avantajlar da kafi gelebilir.

Bu “bana ne (var)?” grubu bir işi yapabilmek veya işlemin devamı için bireysel veya bir grup olarak düşünmeye başladığında olay farklı boyuta varıyor. Çünkü gerçekten o ABD filmlerindeki gibi bu tip devlet memuru devletin halkına, yatırımcılarına, sektörüne, vatandaşlarına hizmet etmek için verdiği vergilerden ve faaliyetlerden elde edilen gelirlerle ortak bir havuzdan bütçeden besleniyor. Dolaysıyla kişi bir işte “banane” derse iş olmaz “bana ne (var)” dediğinde ise bu kez en kibar şekliyle “hoş” olmaz.

Bir başka grup daha var. Başta söylediğim kendini devletin memuru olarak gören. Yani kamusal hizmet halka hizmet, kamu yararına bir şey yapmak en yüce etki alanı. İşte o devletin memuru genelde eski köye yeni adet getiren, yeni bir şey yapan, farklılık yaratan ve bunu yaparken  “banane” veya “bana ne (var)” demeyendir. Bir anlamda yapılması gereken görüp “durumdan vazife çıkaran”dır. Tabi ki bir bürokrasi atasözü olarak “yapılan hiçbir iş cezasız” kalmaz.

Bu son tür; amirlerle iyi geçinemeyen, yeni, zor, farklı ve belki anlaşılması gereken şeyler söyleyince ne eskiler, ne dönemdaşları, ne de eski köye göre düzeni kurmuş sektör aktörlerinin sevmedikleri . Uzun zorlu bir mücadeledir, durumdan vazife çıkaranların hali. Nefesi yeterse ne ala. Yetmezse veya boğazı sıkılırsa zaten bir devlet memuru yerini alır hemen.

Buraya kadar kamudakiler için yazdım. Sanırsın ki bu kamudakilerin hizmet ettiği özel sektör püri pak, zemzemle yıkanmış. Devletten baktığında özel sektör en iyiyi istihdam eden, en verimli çalışan, kaynaklarını en uygun şekilde kullanan, hızla değişeme ayak uyduran, yenilikçi rekabetçi olması beklenen bir konumda. Devlet hadi hantal, peki özel sektör çok mu ileri? 35 yıllık çalışma hayatımın 17 yılı devlet, bir kısmı özel sektör, 15 yılı da danışman olarak geçti. Gördüğüm devlette ne varsa belki daha kötüsü özel sektörde de var.

Aynen devletteki gibi “banane?”ciler olduğu kadar “bana ne (var)?”cılar da var. Benzer şekilde az da olsa durumdan vazife çıkaran da.

Devlet bir yenilenme atağı yaptığından kendisine durumdan vazife çıkaranlar en çok aranan memur olur. Özelde de eğer sermayedar biraz vizyon sahibi yenilikçi, açık fikirli ise CEO da, alt ekibi de ona göre organize olur. Sermayedarın vizyonu ve yaklaşımı eğer statükocu ise, bakış açısı “zaten kar var rekabet zorlamadıkça kalsın böyle” ise, o şirketteki yöneticiler de statükocu olur. Yenilik yapsın diye atatan CEO, sermayedarın muhafazakar bakışını şirkete yansıtır.

Bu durumda bu ekipler de uzun süre bol maaşla ve yan haklarla görevde kalma, kendi döneminde sonuç alabileceği vitrinlik ve bilançolara hemen olumlu etki yaratacak işler dışında yeni bir şeyle uğraşmama eğiliminde. O şirkette yenilik yapmak isteyenlerin de genelde ömrü uzun soluklu olmaz . Yeni atanan veya dışardan gelen ve biraz hevesle kendi hikâyesini yazmak isteyen de, iki gün sonra anlıyor ki yenilik, verimlilik değil konu.

Muhtemelen özel sektörde çoğunluk statükocu ve “korkak” olunca, kamudan talepleri de sınırlı oluyor. Bu durumda kamunun da özel durumlar hariç, bir şey yapmaması, eksik veya yanlış yapması sorun yaratmıyor.

Özel sektör sonuçta kamuya birçok noktadan bağımlı ve “Donkişot” olmak yerine “iyi geçinme” önemli. Kamunun dümen suyuna gidince kendisine hizmet vermek için vergileri ile kamusal görevde olanlar bir anda kamu hizmeti sunan değil de “patronaj” güç elde edebiliyorlar ve kamusal hizmet etmeleri gereken sektörün patronu oluyorlar. Oysa bir sektör varsa, kamuda ona hizmet vermek üzere görevli bir kurum birimi de vardır. Sektör yoksa, kamuda kurumu da olmaz.  

Etrafınıza baktığınızda hem kamuda, hem de özelde “Banane?”, Bana ne (var)?” veya durumdan vazife çıkaranları görürsünüz. Biri doğru, diğeri yanlış diye değerlendirmek yerine “böyle gelmiş böyle gider” dediğimiz işlere bakmak gerek. Bu şekilde devam etmek, muhafazakâr olmak iyi mi? Neyi muhafaza ediyoruz? Yoksa biraz yenilik değişiklik iyi mi gelir? Tüm suç kamuda mı? Kel başa şimşir tarak olur mu?

Bir konuda değişim olacaksa bu kamu, özel sektör, vatandaşlar ve ilgili diğer tüm paydaşların durumdan vazife çıkarması ile olur.

Kurtuluş savaşı ve İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşu işte durumdan vazife çıkaranların yüzü suyu hürmetinedir. Her nefes alışımızda saygıyla, hürmetle, şükranla anmak gerekir.

11.09.2022

Yaşam bir damla su gibidir

Yaşamda bir hedefimizin olması yolumuzun belirgin olması bizi yavaşlatır. Bu aslında iyi bir şeydir. Telaş azalır. Gürültü azalır, bulanıklık kaybolur. Kendi yolunda keyifle yol alır insan. Belirgin olmayan her an değişen hedeflerde bir o yoldan bir bu yoldan sürekli telaşla bir arayış içerisinde koştururuz.

Boşa geçen zamanın telaşı kalan yolu daha hızlı almak için bizi zorlar. Hedeflerimiz netleştikçe hedef için kullanacağımız enerjimiz de artar zaman da genişler. Çünkü gereksiz enerjisi hedefi olmadığı konulardan uzaklaştırır. Kalan da kendi yol alışımıza yeter, artar.

Hayatın kendisini belirsizliktir. Ölüm mutlaktır, zamanı belirsizdir. Bu kalan hayatımızın belirsizliğini ve yaşayabileceğimiz her günü daha anlamlı kılmak için bizi zorlar.

Bir bardak suyumuz varsa bunu başımıza dökmeyiz, damla damla içeriz. Hayat işte bir damla su gibidir. İçtiğimiz her damla bazen son damladır. Bilemeyiz.

Hayat işte kendi yolumuz arama sürecidir. Keyiflidir. Telaşa gelmemelidir, ama ertelenmemelidir de.  Hem de arayış devam eder. Biliriz ki kendi yolunda olmak belki bir histir, kişiyi mutlu eden.

Ne kaçırdığımız bir şey vardır geçen günde ne de gelecek günün belirsizliği. Dün yaşanmış bitmiştir. Yarın ise yenidir, yaşanacaktır. Sevinçle umutla karşılamak gerek.

Bırakanlar ve Kalanlar

Insanlar kabaca ikiye ayrılır.
Bırakanlar ve kalanlar.

Bırakan, yeni bir denge arar, bulur.
Kalan, bazen tutunduğu içinde kaybolur.

Bazen geride bırakmak gerekir ki yeniliğe alan açılsın. Yeni gün yeni denge getirsin.

Bazen de kalmak gerekir inatla. Olanı korumak, oldurmak için.

Hayat, bu ikisi arasında gelgitlerdir. Bırakacağımız yerde kalmak ya da kalmamız gerekirken uzaklaşmak.

Her ikisi için de kişinin mutlaka bir açıklaması vardır. Zamanla açıklama da değişir, kararlarımızda.

Kalmak için çabalarken bırakıp giden olur. Ya da bırakıp giderken “gitme dur” diyen.

Hayat bu. Bir öyle bir böyle olur.

Acı Biber ve Kırmızı Çizgiler

Rivayet odur ki; Kurutuluş Savaşı öncesinde Anadolu işgal edildiğinde, Fransızlar da Urfa’ya doğru ilerler. Gittikçe de yaklaşırlar. Bizimkiler yine kahvede eğlenir, ciğer kebap yer, durumu izlermiş. Biri gelir der ki; ya köylere yaklaştılar. Bizimkiler çiğ köfte, köz patlıcan, acı biber, dürüme devam ederler. Kısa süre sonra biri gelir, “Fransızlar köylerde kadınlara çocuklara musallat oldular” der. Bizimkiler patlıcanı közleyip lahmacunun içine koyar.  

Zaman geçer yine biri gelir der ki; “köylerdeki biber tarlalarını yok ediyorlar, acı biberler heder oluyor”. İşte o zaman Urfalı alır eline tüfeği veya ne varsa başlar Fransızı kovalamaya. Akabe boğazında kıstırıp, geldiklerine pişman ederler. Urfa da kurutulur düşman işgalinden. Pek “Şanlı” bir ilimiz olur.

Bugün yine Pazar sabahları tarihi Salı Pazarı yerinde kurulan Kadıköy üretici pazarındaydım. Dönüşte aldığım acı biberleri ve domatesleri kışa saklamak ve turşu kurmak için cam kavanoz almaya gittim. Kavanozların tanesi 12,9 TL idi. İçine koyacağım domatesin ise kilosu 10 TL. Neyse ki; kapaklarını değiştirip gelecek yıl da kullanırım. Bir çeşit yatırım yani. Haftalık pazar alışverişinden toplamından fazlasını kavanozlara ödedim. Kavanozları koymak için de marketten poşet aldım. Hala 25 kuruş. Bakın işte ona çokça sevindim.

Ülkede olan farklı şeylere herkes farklı zamanlarda, farklı tepki gösteriyor. Onlarca çocuğa bir Kuran kursunda tacize ses etmeyen bir tarikat lideri, bir sanatçının izlemese görmeyeceği dekoltesine kıyafetine laf edebiliyor. Müritlerine yanmaz kefen satan (demek ki tüm müritleri potansiyel cehennemlik) medyatik bir Hoca, etek boyu ile ekonomik problemler arasında literatürde olmayan bir ilişkiden bahsediyor. Demek onun kırmızı çizgisi de etek boyu.

Ülkenin milli varlıkları satılırken de, doğası kültürü her şeyi talan olurken de, ülkesini seven milli hassasiyetleri yüksek olanlardan ses çıkmıyor. Ülke sınırını kevgire çevirip geçerek UBER’den çağırdıkları veya kendilerini önceden belirlenmiş lokasyonlara götürecek ayarlanmış minibüslere binenler bu grup için sorun değil. Hassas çizgileri ne ise mevsimler gibi ama rutin olmayan ve tahmin edilemeyecek şekilde değişebiliyor bazen.

Ekonomide fiyatlar artıyor; ekmek, benzin, doğalgaz, elektrik, su zamlandıkça zamlanıyor. Neredeyse asgari ücretin altında kiralık yer yok.  Bir kavanoz olmuş kaç lira ama poşet fiyatları enflasyondan etkilenmiyor. Belki de ülkenin kırmızı çizgisi 25 kuruşluk o poşet. İngiltere’nin tüm çöplerini ithal ederken poşeti para ile alarak çevreye duyarlıyız çokça. Ağaçların kesilmesi, yangınlar, yeni imar izinleri örneğin kimseyi rahatsız etmiyor. İllaki poşet fiyatı.

İçilen o kadar kahveye rağmen ayılamayanlar belki en son gelen kahve zammı ile uyanır. Ülkede hıyar bolluğu varken, damlası altın değerinde rakıya eşlik eden bir cacığın restorandaki fiyatına itiraz edilebilir belki. Bir normal arabanın kasko ve trafik sigortası bedeli, arabanın birkaç yıl önceki değerinin aşınca artan fiyatlar mı sorgulanır, yoksa “arabamın değeri arttı” diye sevinir mi? Yıllardır kiracısı olana fırsat bu fırsat deyip kirayı birkaç katına artıran ev sahibi depreme dayanıksız ve yaşlanmış evine zorunlu deprem sigortası yaptırır mı?

Bir grup tarikat ehli öbür dünyada kendilerini bekleyen cennete hazırlananlar için belki kırmızı çizgi çok net. Onlar için çalma, çırpma, yoksulluk, enflasyon, yalan, dolan, tecavüz, tacizde sorun yok. Onun yerine şarkılı türkülü konserler, kıyafetler, ille de kadınlar ve el ele tutuşan çiftler, bir de soğuk bira içenler felaket habercisi. O ki tüm sorunların kaynağı, hassas çizgi.

Aslında kimse kimsenin kırmızı çizgisini de tam bilmiyor. Dolayısıyla her an, herkes, her şeye atarlanabiliyor. Konuşmak, görüş alıverişinde bulunmak, iyiyi, doğruyu, ortak aklı aramak birlikte “nasıl bir arada daha güzel bir dünyada daha refah içinde yaşarız” soruna yanıt aramak, ortak geleceğe yönelik planlar yapılması da pek mümkün olmuyor.

Urfa’da çocuklar yaramazlık yapınca ağzına acı biber sürmek bir ceza değildi. Ama yine de acaba bu “acı”nacak durumdaki kırmızı çizgilerinden habersiz olanlara acı biber versek, gereksiz atarlanıp boş boş konuşanların ağzına acı biber sürsek bir süre işler iyi gider mi? Ne dersiniz?

Sizin kırmızı çizgileriniz ne?

Dünya Barış Günü

Bu gün Dünya Barış günü. Önce kendimizle barışalım. Yapamadıklarımız, vazgeçtiklerimiz, geçmiş travmalarımız, bildiklerimiz, bilmediklerimiz,  başardıklarımız, geri kaldığımız, yetişemediğimiz, hayallerimiz, kaybolan umutlarımız, bizi üzenler, üzdüklerimiz,  şu ana getiren neler ise, işte olduğumuz hal ile barışalım.

Ne geçmiş atalarımızı, annemiz babamızı hepten sorumlu ilan edelim, sorumluluktan kurtulalım ne de kahrolup ezilip öylece geçmişi her şeyi hep sırtımızda taşıyalım. Ne her şeyden ne vazgeçip hayattan olduğumuz gibi kalalım değişmeyelim ne de sürekli pişmanlıkla arayışlarla daldan dala konalım bir hedefe varamayalım.

Dünü unutmayalım. Kavga da etmeyim sürekli, bırakalım dün dünde kalsın ve yarını da kendi ellerimizle yaratalım. Barışalım, sonrası için de ne istiyorsak öyle olalım. Ona yönelik emek verelim. Bir atım atalım. Kendimiz olalım. Kendi hayatımızın kontrolünü ele alalım. Kendi hızımızda istediğimiz yol da yol alalım.

Bir olalım, kendimiz olalım. Barış içinde cem olalım.

1.9.2022

Beyefendi Saat Kaç? Söylemem.

Beyefendi Saat Kaç? Söylemem.

Sohbetlerde çok kullandığım tekraren anlattığım bir fıkra vardır. Tren garında genç bir delikanlı orta yaşlı bir adama saati sorar.

Adam da “söylemem der.

“Neden ki der genç delikanlı.

Adam da “şimdi ben sana saati söyleyeceğim, sonra aynı trene bineceğiz, yemek vagonunda karşılaşıp sohbet edeceğiz, ben seni sonra evime davet edeceğim, benim çok güzel genç bir kızım var, sen ona aşık olacaksın ve benden evlenmek için izin isteyeceksin” der.

Genç delikanlı da “ne güzel sayenizde ev bark sahibi olur, yuva kurarım” der.

Adam da “ben saati olmayan adama kız mı veririm” der.

Evlenmeyi düşünen biri olası tüm evlilikte olabilecekleri, başkalarının yaşadıklarını, kendi kendine düşünüp “sonuçta ayrılacağız o zaman evlenmeyeyim” demesi.

Çocuk sahibi olmak isteyen bir çiftin oturup çocuğun yaratacağı ek maliyeti sorunları kâğıda döküm üniversite sonuna kadar mali giderleri hesap edip cüzdana ve banka hesabına bakıp vazgeçmesi gibi.

Ya da bir yarışmalı sınava girmeden “nasılsa bilgi önemsiz, torpil değerli, Ankara’da dayım yok” deyip hiç çalışmaması ve doğal olarak kaybetmesi.

Bir uzun koşuda ya da bir dağa tırmanışta ilk anlardaki zorluklarda “daha başlarda böyle ise ilerde ne olur deyip” hemen pes etmesi ve kendine alışma uyum için zaman tanımaması.

Az da olsa haklı çıkılan durumlar olur. Siyaseten örneğin “Bu parti iktidara gelince söylevlerine bakmayın, şunları yaparlar” denebilir. Gerçekten de zaman içerisinde en olumsuzu düşünleri haklı çıkaran gelişmeler olabilir. Bu bazı Youtuber iktisatçıların her gün “dolar artacak” demesi gibi.

Muhtemelen bu düşüncelerin arkasında destekleyici argümanlar vardır. İnsan genelde olumluya inanmak ister ama olumsuza daha çok değer verir.  

Hayat sonsuz olasılıkların içerinde bir yerdedir. Yaşamın her anı bir olasılık iken bu andan sonraki anlarda yeni sonsuz olasılıkları barındırır. Her biri kendinden sonra yeni yeni şeyleri. Bir olasılığı olması, devamında diğer sonsuz olasılıkların sadece birinin olması ve hep böyle devam etmesi aslında nihai düşündüğümü öyle düşük bir olasılık konumuna iter ki ihmal edilebilir hale gelir. Teknik terimle koşullu dağılım denir. Tavla oynayan bilir. 6+6 gelme olasılığı 1/36 iken ikinci kez atıldığında tekrar 6+6 gelme olasılığı 1/1296, 3. Kez yine 6+6 gelme olasılığı yaklaşık 50binde bir‘dir.

Nasıl ki oturduğumuz yere göktaşı düşme olasılığı da vardır, uçağın çarpma olasılığı da. Ama trafik de kaza yapma olasılığınız evde göktaşına maruz kalmanızdan daha fazladır. Düşük şiddette her saniye binlerce deprem olur, biz ancak belirli bir büyüklükten sonra haberlerde duyarız. 4-5 şiddetindeki deprem hissedilirken 7-8 yıkım getirir.  Düşük riskler her gün olurken büyük risklerin olması daha seyrektir.

Yani hayatınızda bir olasılıkla riskin olması onun gerçekleşeceği anlamına gelmez. Eğer biz hayatımızdaki olasılıklardan sadece negatiflere odaklandığımızda diğer olumlu seçenekler yerine negatiflerin ağırlıklandırıldığı ve gereğinden fazla önem verildiği bir durum olur.

Bu da bizde olması gerekenden fazla kaygı yaratır. Sorunlar düğüm olmak yuma gibi görünür. Oysa çoğunlukla yumak içerinde çözülmeyi engelleyen bir iki düğüm vardır. Onlar çözülünce sorun yumağı da çözülür.

Hikâyemizdeki kişi en sonra olasılığı çok düşük bir konuyu bugüne getirip hayatın anındaki bir konuya tepki olarak gösterdiğinde hayatın onu anı ile tepkisi çok da ilintili olmayabilir. Aynen bizim hayattaki bazı tepkilerimiz gibi.

Belki çoğumuz bunu dillendirmeyiz ama tepkilerimizin bir kısmı o olursa ondan sonra o olursa sonrasında o olursa diye devam eden kendi kendine oluşturduğumuz bir düşünce sarmalların içinden doğar. Bu bir çeşit kısır düşünce kalıbıdır. Kişinin kendisini sınırlandığı ve seçeneklerini daralttığı bir durumdur.

Genellikle bunun arkasında mantığa büründürülmüş açıklamalar, mikro veya makro travmalar, yaşanmışlıklar vardır. Özgüven eksikliği, ne yapacağını bilmeme, motivasyon gibi birbiri ile iç içe konular ortaya çıkar.

Kişinin genelde yeni bir şeyi yapacağı veya bir sorunla baş edeceği kaynakların önemli bir kısmı kendi içerisindedir. Ancak biz çoğunlukla olumsuzluklara odaklandığımızda başardığımız şeyler unutulur ve değersizleştirilir, normalize edilir. Oysa başardığımız, zorluklarla mücadele edip ayakta kalmayı tercih edip yollar bulduğumuz her geçmiş yaşantımız, deneyimlerimiz veya başaramadıklarımız bile bugün ve gelecekte karşılaşacağımız sorunlara ve kaygılarla baş etmek için bize imkân sunar.

Bunun için de hem kendimizle barışık olma hem de sorunları daha objektif gerçekçi değerlendirmeye gereksinme vardır. Abartılan her durum ya çözümü öteler ya da çözülemez denip bir tarafa bırakılır yılgınlık yaratır.

Hayat bu açıdan hem olanı olumlu veya olumsuz doğru yerinde ve kararında değerlendirmek hem de olası riskleri göz ardı etmeden bir denge içinde olmaktır. Kaygıları abartmak mücadele azmimizi istekliliğimizi azaltır. Buna karşılık kaygıları sorunları yok saymak da çözüm üretmek için motivasyonumuzu eksiltir.

Hayat zaten belirli bir kaygıyı barındırır. Kaygı olması iyidir de. Bizi uyanık tutar. Ama ülkemiz gibi kaygı düzeyinin daha yüksekte dengelendiği ve artma eğiliminde olduğu bir ülke kendi kendinize ek cendereler yaratmak sağlıklı olmayabilir. Olan olur. Siz sadece sizin kontrolünüzde ve etki alanınızda olana dokunabilirsiniz. Elinizden geleni yaparsınız. Bilmediğiniz olması muhtemel şeylere ilişkin seçenekleriniz kendi kendinize azaltılır iseniz daha dar bir dünya içinde hapsolur giderdiniz. Olasıdır ki arzu etmediğiniz şeylerin gerçekleşme olasılığı artar.

Açın kapılarınızı ve hayatın size sunduğu seçenekleri olduğu gibi kabul edin. İyisiyle kötüsüyle. Abartmadan. İyi de kötü de olumlu da olumsuz da size bir sonrası seçenek için yeni bir hamle fırsatı verecektir. Hayat devam ediyor. Her gün yeni bir gün.

Türkü der ki “gün doğmadan neler doğar. Hangi günü gördün sabah olmamış”.

Dostlukla kendinizle kalın.

18.08.2022                            

Bir Sabah Uyandığında

Bir sabah

bir kuş konacak pencereme

o incecik gagasıyla tıklatacak camı

sessizliğin içinden

bana seni getirecek

o ipeksi kanatlarında

sonra süzülerek kaybolup gidecek

bulutlara doğru

martı kuşlarının yanına

o ak kanatlarıyla

bulutlarla kucaklaşmaya

ve bir damla gözyaşı olacak

dökülecek yanaklarda

yalnız sen kalacaksın geriye

sonra biz bir çift kuş olacağız

kanat çırparak o gökyüzünde

bir o yana bir bu yana

deli dalgalar gibi

dolanıp duracağız

kanat çırpmaktan yorulduğumuzda

bir buluta konacağız

ve sevgiyle kucaklaşacağız

sonra bizde kaybolacağız

bir çift gözyaşı olup

coştukça coşacağız

sevgiye hasret gönüllere….

Hız Tümseği

Trafikte araçların hızını yavaşlatmak için yola tümsek yapılır. Hız tümseği olunca mecburen araçlar yavaşlar ve trafik daha güvenli akar. Trafik de önemli bir işlevi var. Hız tümseği tabelasını yerinde konmamış olması, tümseğin standart dışı olması bazen sorunun kendisi de olabilir. Hız tümseğini fark etmeden geçmek isteyen araçlar için ise ciddi bir tehlikedir.

Ben uzun yıllar araç kullanmadım. Tertemiz bir ehliyetim vardı. 40lı yaşların başında hafiften kullanmaya başladım. Hala da kullanmayı sevmem. Araba takıntım da yok. Bu satırları yazarken de arabam yok. Yine de hız tümseği hep aklımda yer etmiştir.

Uzun yıllar kamuda çalıştım. Orada her kurum, her birim, her memur nev-i şahsına münhasır bağımsız birer cumhuriyet gibidir. Bir yerde hızla biten işler bir başka yerde aylar sürebilirdi. Bir kurumun desteklediği bir proje bir başka kurumda takılabiliyordu. Ben kendi çalıştığım kurumum içinde bazı işlerin havale edildiği kişilere gittiğinde doğal olarak işlerden sonuç alınmasının yavaşladığı, ertelendiği hatta başvuranın vazgeçtiği başka yollar aradığını görürdüm. Bu kişilere bürokraside hız tümseği adını koymuştum. İşler onun olduğu yere gidince sonuç almanın yavaş bazen imkânsız olduğu durumlar vardı. O kişilerin bazıları yükseldiği de belki “ağır” olmak ile işleri ağırlaştırmak çözüm bulmamak ile ilişkilendiriliyordu.  

Hayatın başka alanlarında da hız tümseklerinin varlığını fark ettiğimde eski anılarım canlandı gözümde. Sizin heyecanla anlattığınıza arkadaşınız dur bakalım der. Yeni girişeceğiniz işlerde, birileri ile ortak yapılacaklarda veya başkalarından da fikir almanız gerekiyorsa hız tümseği olan birine rastlayabilirsiniz. Sizi yavaşlatır, durdurur, heyecanınızı yok eder, başka yola sevk eder. İllallah dedirtir.

Hayatta karşımıza çıkan kişiler bazen bizim hızla yol almamıza ve ilişkiyi derinleştirmemize izin vermiyor olabilir. Ben kendimi bazı durumlarda hız tümseği gibi olurken yakaladım. Tam olarak bilmediğim, hoşlanmadığım durumlarda işi yokuşa sürme, bahane bulma, ayak direme, ağıdan satma, belirsizlik yaratma tipik savunma taktiklerimdi. Sonradan fark ediyordum. Kendimi yakaladığımda da daha özenli, dikkatli ve şeffaf olmaya çabalıyorum zorluyorum. Bu ihtiyacın neden kaynaklandığına bakıyorum. Oysa daha acık doğal olmak varken neden bu yolun seçildiği ayrı bir konu.

Ancak fark ettiğim benim kendimi yakaladığım durumlar genelde olan şeyler. Başkalarının bize hız tümseği olmasından çok kendi kendimize yarattığımız hız tümseklerinin bizi daha çok engellediği. Yeni bir ilişkiye başlama, sorunlu ilişkiden uzaklaşma, iş değişikliği, yeni girişimler, yatırımlar velhasıl yeni bir ortam, çevre, bakış açısı her zaman bir hız tümseğine takılabiliyor.

Konfor alanından çıkışı zorlaştırmak, işi yokuşa sürmenin en kolay yolu, bir şeyi yapmak için başka şeyleri önce halletme isteği. Bu kişinin emekli olunca anılarımı yazacağım, gezeceğim demesi gibi. En yaygın olanı “önce şu işi halledeyim sonra”. O iş de genellikle belirsizliğin en çok olduğu ve halledilmesi zor olandır.

Bazen de hız tümseği olarak gerçekleşmesi zor bir hayal yaratılır. Hedef bile değildir. Kişi der ki kendi ayaklarım üzerinde durayım ki kararlarım net bağımsız olsun. Oysa belki birlikte her ikisi birden kendi ayakları üzerinden duracak birbirine güç verip güçlenecek. Ayrı ayrı güçsüz olan birlikte güçlü olabilir. Bu illaki bir başkasına bağımlı olmak değildir.

Hedefin olmadığı hayallerin olduğu ve bu hayallerin, bahanelerin çok olduğu ortamda işte kendi yarattığımız hız tümsekleri kendi yolumuzda belli akışta olmamızı zorlaştırır. Sürekli yavaşlamak, gereksiz yere zaman kaybetmek bu durumun en yaygın sonucu olabilir.

Bazen de gerçekten durup yavaşlamak gereklidir. O zaman hız tümseği katkı sağlar, işe yarayabilir. Ani bir aksiyon almak, ilk görüşte aşk ile evlenmek, ilk büyük kavgada ayrılmak gibi. Belki bir sunuma kanıp yatırım yapmak veya her söylemeni doğru kabul etmek yerine bir yavaşlama durup daha sakin düşünme bizi olası birçok riskten de koruyabilir.

Sorun olmaması gerek hız tümseklerinin hayatımızda olması belki. Bu kendi gelişimimize ket vurabilir. Bazen de bizi paralize eden sağlıklı düşünmemizi engelleyen tehlikelere belirsizliklere karsı karşı uyaran tümsekleri olur. Her ikisinde de hız tümseklerini fark etmek, işlevini bize ne demek istediğini ve ne yaptığımızı değerlendirmek iyi gelebilir.

Kendi hayatımızda hız tümseklerini doğru yerlere koymak, işlevsiz olanları uzaklaştırmak bize kendi yolumuzda akışta olmamıza katkı sağlar. Daha ahenkli yol alabiliriz dur kalk ileri geri olmadan.

Hayatımızdaki hız tümseklerine bu gözle bakmaya ne dersiniz?  

Olan olur, farklı olur

Her bir olan ne varsa etkisi farklı olur.

Her biri içerde başka türlü yankı olur.

Her ses farklı duyulur söylendiğinde.

Her nefes, farklı ses olur çıkar içimizden.

Her göz farklı görür etrafındakileri.

Her birimiz farklı şekilde gelişiriz büyürüz.

Her meyve bile farklı zamanda olgunlaşır.

Herkes kendi hızında yol alır.

Aynı şeyler, farklı etkiler

Aynıların sonucu farklı olur.

Bir rüzgâr esse, bir yaprak düşer ağaçtan, biri kalır.

Güneş aynı olsa da kimi önce açar yapraklarını, kimi tomurcuklanır.  Acı da sevinç de farklı yaşanır.

Hüzün de ayrılık da farklı tartılır gönül endazesinde.

Gün başka doğar, güneş her yerde farklı batar.

Hayat bu. Bir gün öyle bir gün böyle olur.

Gün olur, hayat olur, aşk olur.

Gün olur bir bakmışsın iyinin de kötünün de sonu olur.

Beklenen, Beklenmedik Şekilde Olur

İnsanın hayatında beklenmedik şeyler olur. Hayat olumlu veya olumsuz yönde bazen hızla değişir. Beklenen her zaman olmaz. Gecikir. Kişi kendini hak etmediği olumsuz bir durum içerisinde bulabilir. Beklediği işler olmaz, ya da geç olur.

Belirsizlikler artar. Geçinme, hayatta kalma, sevilme, sevme, terfi, işler her belirsizlik kaygıyı daha da artırır. Negatif bir sarmal başlar. Olumsuzluklar olumsuzlukları tetikler. Pozitif şeyler görünmez veya etkisi az olur.

Bazen tam da böyle bir dönemde en yakınınızda olur birileri. Fark etmezsiniz, belirir birden. Size rağmen oradadır. Beklenmediktir, çağırmadığınızdır. Söz ile değil belki gönülden varlığına ikna olursunuz. 

İhtiyacınız olan destek, bazen maldan paylaşılandır, bazen candan. Yanınızdadır. Bazen arkadaşınız, bazen anneniz, babanız, bazen sırdaşınız, terapistinizdir. Bazen de her şeyiniz olur. İlk aklınıza gelendir. En güvenilendir. Yalnız bırakmayandır. 

Her an değil ama olması gerektiğinde sizinledir. Hem vardır, hem yoktur. Olduğunu bilirsiniz. Olanı görmezsiniz. 

Beklenmeden sunulana alışırsınız. Kapının aralığından girmiştir.  Yer edinir kendine. Kontrol edemezsiniz.

Hem hoşunuza gider, hem ağırlığı artar. Hem yükünüzü alır taşır, yardım eder. Hem de derinde bir yerde yük olur, ağırlığı varlığı korkutur sizi.

Alışkın değilsinizdir. Kendinizi güçsüz hissedersiniz. Onsuz daha da güçsüz. Ancak varlığı ile güç bulursunuz. Bir tarafınız da ezilir, hissedersiniz.

Varlığı ile motivasyonunuz, artar. Hedefleriniz netleşir. Seçenekleriniz çeşitlenir, kaygılarız azalır bir süre. Geçiş dönemi, beklenmedik kötü zamanlar kolay atlatılır belki. 

Sonra bir korku kaplar içinizi. Hem uzaklaşmak istersiniz. Hem de yanınızda kalsın, hep var olsun. Alışmışsınızdır.

Zaman geçer hayat değişir, ihtiyaçlar değişir. Niçin olduğunu, niçin geldiğini hayatınıza ne kattığını bilirsiniz de nasıl gideceğini bilemezsiniz. Ne yapacağınızı da. O, beklenmedik, kötü, zayıf olduğunuz bir dönemin gözlemcidir. Varlığı hep olumsuz günleri hatırlatır size. O hatırlatmaz ama siz hatırlarsınız. 

Derinde bir yerde silip atma, yok sayma, unutma, sırtınızı dönme ağır basar. Nasıl yapacağınızı bilmezsin. Hem vardır gelendir, hem gidendir yok olan. Bir şekilde geldiği gibi kaybolur. Kaybedilir.

Kalakalırsınız ortada sonra. İstediğiniz olmuştur. Size en yakın olanı en çok itmişsinizdir. Sizi en çok tanıyandan ürkmüşsünüzdür. Size her şeyini sunana hiçbir şey vermemişsinizdir. Öylece yalnız bırakmışsınızdır, öylece de yalnız kalmış.

Gün döner, hayat akar, mevsimler değişir. Hayat tekrar yeni bir denge sunar size. Ama bir yerde her aklınıza geldiğinde anlamsızca düşünürsünüz, ne oldu diye. Olan olmuştur. Olması gibi. Olduğu kadar.
Bilirsiniz ama anlamazsınız. Derinlerde bir yer izi vardır belki. Aramazsınız.