2 Temmuzlar Olur mu? Olur.

10binin üzerinde bir kalabalık; Cuma namazı sonrası gittikçe artarak Madımak Oteline giderler. O gün oteli ve içindekileri insanları yaktıktan sonra huşu içerisinde burunları bile kanamadan evlerine gittiler, haberleri izlediler. Protesto edip insanları/kafirleri katlettikleri için belki sevap işleyip cennete gideceklerini düşündüler, onun hayali kurdular. Oturup TV izlediler, yemek yediler, çekirdek çitlediler, eşlerini, çocuklarını torunlarını sevdiler.

Onların çocukları büyüdü. O babanın, amcanın, dedenin  annenin çocukları onlarca yıldır yaşamaya devam ediyor ve onların da belki çocukları oldu. Baban/deden ne yapardı gençlikte diye anılarını belki anlatıyorlardır; “Hatırlıyorum.Hiç unutmam bir gün Cuma namazı sonrası Aziz Nesin’in bir kitabi vardi. Adını unuttum onu protesto etmek için topluca Madımak oteli yakmıştık. Kafirleri bu dünyada ateşe atmıştık. 33’ünü yakarak öldürdük. Bir grup elimizden kaçmıştı”.. diye anılarını anlatıyordur. Torunlarının başını okşayarak.

Bugün devlet büyüklerimizin resminin olduğu gazetenin üzerine bassan, alimallah hele bir de kazayla mangalı tutuşturmak için yaksan daha çok ceza alırsın. O gün insan yakanlar ceza almadı. Bugünde yakmaya katletmeye teşebbüs edenler demeç verenler plan yapanlar almıyor. Değişen bir şey yok yani. Konu devletsel/kültürel bir bakış açısı. Bir parti, iktidar veya grupla ilgili değil. Sadece yakanları katledenleri koruyup kollama düzeyi değişiyor.

Geçmişimizle yüzleşmedikten sonra geçmiş, kendini tekrar tekrar yeni olaylarla hatırlatır bize. “Bu son olsun” artık desek de yeniden yine çıkar karşımıza. Şaşırıp kalıyoruz nasıl bu devir de bu tür varlıklar olabiliyor. O varlıklar ki Sivas’daki oteli yakan ve izleyen onbinlerin, 1979’da Maraşta çarpı ile işaretlediği evlerdeki insanları komşularını 3 gün boyunca parçalayanların katledenlerin seyirci kalanların,  çoğalarak bugüne gelen kendileri, eşleri, çocukları, torunları, dostları,akrabaları arkadaşları ve onların seçtikleri yöneticiler değil mi?

Katliam başka bir şey. Bir arkadaşım o zaman, 1993’de “Aaa! Geçen gün de 33 kişi trafik kazasında ölmüştü” demişti. Nasıl dost olabilir, arkadaş kalabilirsin böyle düşünen biri ile? Gönül telin birlikte tınlar mı? Güzelliği beş para eder mi?

Nasıl bir toplumsal travmadır hem yakan hem yakılanlar için. Biri Sivaslıyım dediğinde ürkerim. Genelde ilçeleri ile söylenir çünkü. Bazen hinliğim tutar sorarım; “Yakanlardan mı, yananlardan mısın” diye?. Ayrımcılık değil insanlık safında mısın değil misin sorusu belki?

Bunun sormamıza gerek kalmayan günler görelim.

Birlikte güzel günlere, umuda, sevgiye, barışa, huzura sürelim gemilerimizi; maviliklere yelken açalım.

Bu son olsun.

2 Temmuz 2019

2 Temmuz 2020 (revize)

Biraz dönek olsak iyi mi gelir?

Döneklik derken siyasi partilerin dar kalıplarından kurtulmuş soylu insanların bahçeli evlerinde otururken birden akıllarına gelip de yaptıkları dönekliklerinden bahsetmiyorum. Döneklik dediğin, güvenilmez, bir söylediğinin tersini yapan, tutarsız, her an bir yükselenin (değerin, görüşün, modanın, avanta dağıtıcı) etkisi ile hızla yönünü de o tarafa çeviren değil kastettiğim. Fırıldak gibi topaç gibi dönen değil, daha yavaş döndüğü belli olmayan yılların akil insanları gibi de değil. Sema ayinindeki derviş  hiç değil tabii kastettiğim, değirmen taşı da değil, rüzgâr gülü de.

Kastettiğim rahmetli Barış Manço’nun “Dünya dönüyor dostlar, ben dönmüşüm çok mu?” daki naiflik. Dünya bile çaktırmadan dönerken biz neden dönmeyelim.

Bahsetmek istediğim aslında değişim. Ani tutarsız birden beklenmedik değişim döneklik ise benim düşündüğün biraz akılla, kalple hissederek isteyerek olan döneklik. Tutulan yol yol değil ama onda ısrar etmek yerine arada yolunu değiştirmek gibi. Değişim hayatta kalma için en temel koşul. Var olma güçlü ve sürdürülebilirlik ancak değişimle mümkün. Bu açıdan bakıyorum biraz.

Bana göre insan muhafazakar olmalı biraz. Sahip olduğu iyi alışkanlıkları, değerleri, maddi manevi varlıklarını, iyi dostlarını, vatanını, işini, aşını, eşini, çocuklarını korumalı kollamalı. Hayatına değer katan şeyleri muhafaza etmeli. En çok da temel değerlerini. Muhafazakarlık gerek yani insana. Yoksa elinden uçup gider de bakarsın ardından.

Bana göre biraz liberal olmalı. Öyle bir liberallik ki, var olan eksikliklerinin fazlalıklarının farkına varıp bunlarla ilgili kararlar alabilmeli, değişimi sağlamalı, iyiyi güzeli yeniyi getirmeye yönelik açık olmalı. Ufkuna, düşüncesine, çevresine ve arada rotasına ayar vermeli yani. Sahip olduklarında daha iyiyi güzeli aramalı.

Bana göre biraz radikal olmalı kişi. Öyle radikal ki hayatında gördüğü bildiği yaşadığı olumsuzlukları, insanları, alışkanlıklarını kendisine zarar veren şeyleri bir çırpıda radikal bir şekilde atabilmeli. Temizlemeli bünyesini, ruhunu düşüncelerini. Radikal şekilde yeniden kurmalı dengeleri. Kötünün iyisine tahammül etmemeli belki.

Bana göre mutlaka devrimci olalı kişi. Öyle bir devrimcilik ki olmamışı yapsın, yeni şeyler katsın hayatına, denenmemişi denesin, eski köye yeni adet getirsin. Bu ister yeni bir alışkanlık ister yeni bir ülke, yeni bir iş, yeni eğitim ne derseniz deyin. Yeniyi katabilmeli hayatına. Yenilenebilmeli. Kendi hayatında devrim yapabilmeli.  Hayatına kattığında mutlu olacağını daha iyi daha güzel olacağını düşündüğü şeyler için büyük değişimleri birden yapabilmeli azar azar değil. Devrim yapmalı yani.

Hayatın akışı için arada durup bakmalı fırdöndü gibi bir muhafazakar, bir radikal, bir liberal, bir devrimci değil; yerinde zamanında uygun dozda dönek olmalı. Öyle bir döneklik ki okudukça yaşadıkça, gördükçe, hissettikçe, paylaştıkça, akılla vicdanla kalple dönebilmeli. Öyle bir dönek olmalı döndüğünü bile bilmemeli. İçten gelmeli.

Hadi gelin biraz dönek olalım. Bakalım nerede muhafazakarlık gerek, nerede devrimcilik, nerede radikal olmak gerek nerede liberal.  Olduğun hal Nasrettin Hoca’nın saz çalarken aradığı perde gibi en doğru olan mı? Halinden memnun musun? Bir sözüm yok sana. Ama değilse biraz dönek olmaya ne dersin?

19.06.2019

İnanmaya devam mı, doğruyu kabullenme mi?

İnanç çoğunlukla bilgisizlikten doğar derim. Bildiğimiz şeye inanmamız da gerekmez. Sorun bildiğimizi düşündüğümüz şeyler veya bize empoze edilenler. Zamanla bunlar kör inanç olmuş olabilir. Biri size doğrusunu da söylese de inanmaya devam edersiniz. Kör inanç kolaylıkla yeni bilgi ile değişecek değildir. Bu yüzdendir ki bir kişiye, ilişkiye, dine, partiye, takıma ve kendinize yönelik o kadar çok inandığımız veya yanlış inandığımız şeyler vardır ki.

Yıllarca kendine güvenmeyen biri kolay aksiyon alamaz ve var olduğu eksikliğini gördüğü bir işte, ilişkide de kalabilir. Tuttuğu takımı da değiştirmez, tuttuğu partiyi de. Kör inancımızı besleyen eksik yanlış bilgi yalan iftira daha kolay kabul görür. İnanç artıkça artık akıl süzgecine gerek yoktur. Mantık, analiz hesap kitap gereksizdir. Öyledir ve kabul edilmelidir. Sorgulanmaz. Sorgulanması da özellikle istenmez.

Yeni bir bilgi, durum, kişi, gelişme, buluş sizin için tehdittir. Çünkü bazen inandığınızın öyle olmadığını görürsünüz. Ezberiniz bozulur. Bu noktada gerçeğe sarılmak büyük olgunluktur. Bunun yerine çoğunlukla ilk tepkinin kör inanca sarılmak olması gayet doğal gelir. Aksi durum size yıllardır kandırıldığınızı, yanlış bildiğinizi, işin aslının öyle olmadığını kabul etmeniz anlamına gelecektir. Yıllardır bir yalan içerisinde olduğunu düşünmek yerine yeni gerçeği göz ardı etmek bir süre daha sizi oyalar.

Bu nedenledir ki gerçeklerle doğru bilgilerle tek tek bireyleri ikna etmek zordur, inandırmak daha kolaydır. Çünkü kör inançlar çoğunlukla bireysel değildir. Sistemli şekilde oluşturulur. Size dolaylı olarak neye inanmanız gerektiğini empoze edenler hazırlıklıdır. Bir inanç devrilirse hızla yerine onu ikame edecek daha güçlü bir kör inanç yaratılır. Bu değişimi iyi yönetiyorlarsa öyle devam eder. İnancın ne olduğunun önemi yoktur. Bir günde dost düşman, iyi kötü, dürüst hırsız, doğru bilinen yanlış   veya tersi olabilir. Oluşturuldukları gibi de değiştirilmesi topyekun bir karşı mücadele gerektirir ve zaman alır.

Kör kör inanma uzak olsun. Bilelim, dinleyelim, öğrenelim, değişelim.

28.05.2019

İnsanlar kapuz gibidir.

Annem der ki ” İnsanlar karpuz gibidir. Uzaktan bakınca hepsi birbirine benzer. Kesersin kırmızıdır. Ancak yediğinde tadını alırsın”.

Bir Çanakkele Bayramiç dönüşü yolda aldım bu karpuzu. Satan kişi “abi kestiğinde sarıdır rengi bunun. Eski bir tohum, cinsi böyle yanlış anlama. Tadı güzeldir” dedi. Annem sanırım içi sarı karpuzu görmemiş. Görse idi değiştirirdi görüşünü. 

Arada istisnalar olsa da artık tek tür tohumla gerçekten de her karpuz birbirine benzemeye başladı. Büyüklükleri dahil her şeyleri aynı. Çocukluğumdaki yerel lezzetlerden olan ucuzluğundan dolayı sadece ortasında göbeğini yediğimiz küçük karpuzlar, kalın kabuklu uzun ince karpuzlar yok artık. Hatta yoksulluğunu bir kişinin belirtmek için “karpuz kabuğu sıyırıyor”  denirdi. Oysa ben her zaman derin keserim karpuzu beyaz kısmını da sıyırırım gizli gizli, ikram ekmesem de.. Neyse konumuz GDO’lu veya hyrid tohumlar değil.

Bugünlerde, insanlar botokslarla, estekliklerle, davranışlarla, benzer düşünce kalıpları ve benzer tepkilerle o kadar birbirine benzemeye başladı ki. Tanımak için biraz yakından bakmak gerek sanki, biraz daha sokulmak. Belki o zaman bazı bireysel farklılıklar görünür hale gelir. Oturup iki sohbet, bir kahve, bir iş, bir iki konuda görüş alışverişi derken mutlaka size özel, kendini iyi kötü farklılaştıran bilgiler de ortaya saçılır. İşte o zaman bireyselleşir insan ve ilişkileri. 

Genellikle farklılıklar uzak durdukça kaybolur yakınlaşınca artar. Tadına bakınca sohbetin, ilişkinin, arkadaşlığın, birlikteliğin belki beğenirsin beldi de değil. Daha iyi olur anlaşır insan, farklılıklar hoşuna gitmez ve uzaklaşır. Dediğim açık ilişkilerde yoksa her kişinin kendinin bile bilmediği yanları olabilir. 

Hayat, bireysel farklılıklarımız yok olmadan farklı tatları alabilme, kadınların deyimiyle kombinleme sanatıdır belki de. Farklılıklarla birlikte bir olabilme becerisi ve olgunluğu. 

Bir olalım, cem olalım ama farklı farklı olalım.

24.05.2019

revize 18.02.2022

Hasan’ın Tuzu Değil Fatma’nın Tuzu

Zamanın birinde köylük yerde herkes evindeki tuzunu uzak dağlardan kayalardan toplar evine getirir kullanırmış. Hasan da evde tuz bittiğinde alır çuvalını gider dağdaki kaya tuzlarından taşıyabileceği kadarını toplar sırtına vurur çuvalı eve dönermiş. Hasan’ın eşi Fatma da Hasan tuzu getirince bol bol komşularına dağıtırmış. Getirilen tuz da çabuk bitermiş.
Bu defa tuz bittiğinde Hasan hasta imiş ve Fatma almış çuvalı kayalıklara gitmiş. Gitmiş ama saatlerce uğraşıp kan ter içinde sırtında az bir tuz ile geri dönmüş. Fatma’nın döndüğünü, tuzun geldiğini gören komşuları da hemen Fatma’nın etrafını sarmış, tuz istemişler. Yorgun ter içindeki Fatma komşularına “– Bu Hasan’ın tuzu değil Fatma’nın tuzu. Dirhem yok. Hadi gidin” demiş.
Bugün yöneticilerimizin ve kamudakilerin, Diyanetin, özel şirketlerdekilerin kendi emeklerine dayanmayan varlıkları nasıl çarçur ettikleri, hesapsızca harcadıklarını görünce vatandaş Hasan’ın tuzunu hatırladım.
Mesel bu işte. Kendi alın terin olunca hem daha değerli olur hem de çarçur edilmez. Emek değeri yaratandır. İster sevgi ister iş, ister aş verdiğimiz emek ona yüklediğimiz değeri de büyük ölçüde belirler. Asıl olan kendi tuzumuzla kavrulmak, kendi ateşimizle yanmaktır.
16.05.2019
Rev. 20.08.2026

Mutlu Olmak Varken…

Beni ne mutlu eder?

Sanırım hayattan öğrendiğim ve öğrenmeye devam ettiğim en önemli deneyimim “beni neyin mutlu ettiği ve nasıl mutlu olunabileceği”..

Bu bir şeyi almaktan,  çok bir şeye sahip veya birinin verebileceği şeyden çok bir çok şeyin birlikte olduğu,  mutluluk veren şeylerin hayatın her anında olduğu olma hali gibi.  Tek başına anlamlı olmayan ama bir bütünün içerisinde değer kazanan.

Bu bir uğraş olabilir, hobi olabilir, para kazandığımız iş, bir aktivite, sohbet edilen dost, okunan kitap, içilen bir yudum şarap, denizden sonra soğuk bira veya demli bir çay da olabilir.

Rüzgarın esintisi, seni ıslatan yağmur, bir dağın yamacı, bir yarışta bitiş çizgisine sağ salim gelmek, suda balığı görmek, suda balıkla yüzmek, tabakta balıkla rakı, dalından koparılmış bir meyve, bir meşe palamudunu çiğnemek acı acı, dikenler arasında böğürtlen koparmak, bir çiçeği resmetmek, bir yaprağa basınca çıkan sesi duymak, bir yavru hayvana dokunmak, ılıklığını hissetmek bir canlının, bir koca çınara sarılmak, yorulunca ıslak bir taşa oturmak mesela.

Seni düşünenlerin olması, düşündüklerim, kızım, oğlum, arkadaşlarım, geçmişteki anlar, sevenler, hatta üzenler..

Sağ olmak, sağlıklı olmak, nefes almak, ağzının tadı olması, huzur içinde olmak… olmak da olmak. Hayatımızın önemli bir kısmı “bizi ne eder veya mutlu olma” arayışı ile geçiyor. Bazen arkasından bakıyoruz geçip giden zamanın, bezen anda kalıyoruz yakalıyoruz bir ucundan, bazen sadece hayal kuruyoruz.

Bir bütünün içinde, her şeyimizle, olduğumuz halle yeterli ve ve bundan mutlu olup eğrilmek, değişmek, arayışa devam etmek, anları kovalamak hayal kurmak.. Bize mutluluk veren şeyleri artırmak, zamanımızı, emeğimizi, algımızı, ilgimizi onlara yöneltmek ve  vermediğini düşündüğümüz şeyleri azar azar azaltmak, çıkartmak hayatımızdan.

Bir “an” mutlu olmak yerine olduğumuz halle mutlu olmak, olabilmek..

10.10.2017

 

 

Hayaller ve Hedefler

“Hayal etmediğin şeye ulaşmasın” der yaşam guruları. Hayal etmek işin başlangıcı. Az çok herkesin hayalleri vardır. Bazıları kimseye söylenmez. Ulu orta yerde konuşulunca “ama senin ki de boş hayal” derler. Yani ulaşılması imkansız, desteksiz. Olması mümkün olamayacak cinsten. Boş hayali “ancak rüyanda görürsün” derler. Yani dünya gözüyle olmayacak şeydir. Hemen yargılanır kişi. Hayalini öteler, gizler, saklar içine. Hayal kırıklığı olur.

Hayal etmek başlangıcı dedik elde etmenin. Hedef denilen şey nedir?; Ulaşılmak istenen, gerçekleştirilmek istenen, elde edilmek istenen, varılacak şey. Aslında bu bile bir süreç, yolda olma hali gibi bir anlam içeriyor.

Bir anlamda daha iyi daha ileri yani dahası olan bir şey gibi. Hemen şimdi, ileride veya fi tarihinde de gerçekleşebilir. Küçük, büyük, “oooo” denen cinsten de hedefler olabilir. Liselinin üniversiteye girme, yan sınıftaki kızla çıkma, turnuvada gol kralı olma, orta sahadan üçlük atma.. Üniversitede biter hayaller çoğalır; işe girmek, geçinmek, ev araba almak, evlenmek….

Yaşam devam ettikçe bazıları gerçekleşir, bazıları değişir, bazıları geçmişte kalır, yenileri orta çıkar. Hep yeni hayaller hedefler olur.

Peki bir hayali hedef yapan ne? Örneğin daha demokratik, özgürlükçü, gelişmiş bir Türkiye hayal midir? Zor, imkansız diyen de olur. Bu saatten sonra şu an şükret diyen de. Bir birey için belki, bir siyasi parti için ise pekâlâ hedef olabilir. Bu genel hayal ne zaman kişinin hedefi olur ancak belki bu uğurda bir eylemde bulunması, bir STK’da görev alması yani bir şeyler yapması ile. En azından gidip oy kullandığında. Az veya çok bir eylem içerir. Tek başına bir şey değiştirmese de çorbada tuzu olur.

Daha genel hedef yerine örneğin kilo verme kendini, aynada manken gibi görme olma hayali belki bir salona üye olarak, sağlıklı beslenmeye başlayarak, yürüyüş yaparak, kendine özen göstererek hedef haline gelir. Aksi halde pizza sonrası çikolatalı pasta yerken “zayıflamak istiyorum” diye konuşmak boş hayal olabilir. Hedef değildir.

O zaman kritik konu hayallerin hedefe dönüşmesini sağlamak ve onları gerçekleştirmek. İşin bir kısmı objektif kıstaslara dayalı, hesap kitap matematik işi, yani bilimsel. Bir kısmı ise ruh hali, kararlılık ile ilgili gibi.

Aysa 50 TL biriktirip güzel İstanbul’da bir ev alma hayali kuruyor isen finans der ki bu imkansız. O kadar para ile o hedefin gerçekleşmesi sayısal olarak imkansız. Tabii o para ile loto oynayıp kazanma olasılığını katmıyorum. O yüzden imkansız dedim. Çok küçük aidatlar ile başlayıp kurulan konut kooperatiflerinin vatandaşların dolandırılması hayal kırıklığına uğraması bu yüzdendir. Küçük bir aidat ile büyük bir hayali gerçekleştireceğine inandırılırlar. Kimse de oturup hesap yapmaz, bu işin maliyeti nedir diye. 20 yıl biriktirsem ne olur. Basit 4 işlemdir aslında olmayacağını görmek.

Bununla birlikte, ara yollar vardır, farklı basamaklar, zıplama hareketi, eşik atlama…

Koçlar, yaşam koçları, diyetisyenler, şirketlerde, reklamlarda, partilerde hayal yaratır. Bol bol şekerli, unlu şeyleri tüketip sürekli diyetisyenleri zengin ediyor isen kaybedilen kilo değil sadece para ve kilo vermeye olan inanç olacaktır.

Hayalin, hedefin gerçekleşmesi bu açıdan biraz denge işi gibi. Hem tutarlılık arz edecek hem de onu gerçekleştirme yolunda bir kararlılık olacak. İşte hayali hedef yapan ve onu gerçekleştirecek olan şey de tam burada sanki.

Eğer bir senfoni orkestrasında baş kemancı olmak gibi bir hayalin olabilir. Ama hayatında eline keman almamışsan ve almaz isen olması mümkün müdür? Ama en azından bir keman kursuna gidiyorsan o yolda bir adım atılmış olur. Baş kemancı olmasan da “kemancının aşkını” çalabilirsin. Doğuştan gelen bazı özel ayrıcalıklar, saklı yetenekler OK ama gerisi şekillendirme. Tüm mobilyalar kalasdan ortaya çıkıyor.

Bir diğer konuda çok hayalin olması, çok hedefin olması ve bunların hepsi içinde çaba gösterilmek istenmesi. Çok şey istemek ve çok şeyin peşinde koşarken paylaştırılan enerjimiz ile çoğunlukla hiç birine ulaşamamak tamamlanamamak durumu.

Burada da öncelikler ve hayatın akısının dengesi geliyor devreye. Deniz kıyısında yaşayıp sabahları erken balığa çıkma hayalin ile plazadaki bir şirkette yönetici olma hayalin eş anlı olmayabilir. Ancak önceliklendirerek her ikisine de zaman içerisinde ulaşılabilir. Burada denge hayatın akışı içerisinde esnek şekilde hedefleri, öncelikleri değiştirmek, değiştirebilmek, açık olmak. Açıklık ve esneklik zamanın yarattığı değişimle ortaya çıkan fırsat ve tehditleri görmemize ve önceliklerimizi değiştirmemize katkı sağlar. Bu maymun iştahlılık gibi birinden vazgeçip bir diğerine yönelmek değil. Biraz esneklikle birinin zamanın akışında biraz daha öne gelmesi diğerinin geçici olarak buzdolabına kaldırılması gibi. Daha sonra kullanılmak üzere.

Tekil hedeflere ulaşma konusu ise iyi bir plan, gözlem, yetkinlik, kararlılık birçok şeyi kendi içerisinde barındırıyor. Ama her hayal bir başka hayaller her hedef bir diğeri ile ilgili. Uzaktan bakıldığında ilgisiz görünse de.

Neden bu hayaller ve hedeflere girdim.

Benim kendi hayatımda çok sayıda hayalim var. Bunların önemli bir kısmı da hedeflerim arasında. Bu ay içinde iki büyük hayalim için ciddi eylemde bulundum. Hayalimi hedef ve onları da ulaşılabilir hale getiriyorum.

Bunlarda ilki uzun zamandır sohbetlerde dediğim “ODTÜ’ye tekrar girsem 3 bölüm de okuma isterdim” lakırdısına konu olan. Biri iktisat ki gerçekleşmiş bir şey. Diğer iki psikoloji ve endüstri mühendisliği.

Temmuz ayında Klinik Psikoloji konusunda Yüksek Lisans’a başlıyorum. Bu alanda zaman zaman aldığım kişisel gelişim eğitimleri, okuduğum kitaplar ve özellikle kendimi ve yakın çevremdekileri daha iyi anlama, dinleme, algılama, merak etme konusundaki istekliliğim sonuçta beni bu yola itti. Muhtemelen 2019 başında 3. yüksek lisans da bitmiş olacak. Psikolog olur muyum bilmiyorum. Birine dokunmak için gerçekten ehil olmak gerek. Bir taşı kaldırınca konacağı yeri bilmek gerekir. Yoksa taş elinde kalır. Ancak belki kendime ilaç olursam bu da önemli. Bütün amaç, önce yaşamı ve kendini anlama; bu ikisi arasında anlamlı bir ilişki kurma ile ilgili. “Bir şeyler var değişecek, bir şeyler var değişmesi gereken”. Önce kendimizden mi başlasak ne..

İkincisi ise 42-43 yaşına kadar derin yerde yüzemeyen, kaskatı kesilen korkusu olan biriydim. Küçüklüğünde muhtemelen derin bir yerde suya atılmış ve bunun yarattığı bir korku ile bedensel yaş büyümüş ama suya atılan içimdeki çocuk aynı kalmış. Kendim ve yakınımdakilerin sabırlı çabası ile bu konu tamamen çözüldü. Şimdi açığı kapatmak yüzemediğim, sudan uzak kaldığım yılların acısını çıkarmak istercesine soğuk sıcak demeden suya girerim, keyfini çıkarırım. Son bir yıl içinde Ocak hariç her ay denize girmişim. Deniz tatiline gittiğimde günde birkaç saatten fazla yüzerim, tekne turunda kaptan merdiveni daha indirirken ben atlar, çekerken çıkarım. Snorkelle 8-9 metrelere dalıp, burnumu kanattığım da olmuştur. Şimdi uzun uzun yüzebiliyorum. Yüzer hale gelip de biraz uzun mesafe yüzmeye başlayınca kendime İstanbul boğazını geçme hayalim ortaya çıktı. Her vapurla karşıdan karşıya geçişte akıntıların arasında biraz da kendimi hayal ederim. Yüzmek, suda ilerlemek başka gerçekten hakkıyla yorulmadan uzun mesafe yüzebilmek başka.

Malum danışmanım ve bazı işlerde bize danışılmasından para kazanıyorum. Ben de yakında Masters Dünya şampiyonasına hazırlanan Galatasaray Yüzme takımından bir hoca ile çalışma başladım. Eskileri, bildiklerimi beni suyun üzerinde tutan hareketleri unuttum kendimi havuza suya ve hocanın dediklerine verdim, odaklandım. Gördüm ki ben kendi başıma devam etseymişim kör topal ve belki boğazı geçermişim ama işin doğrusu başka imiş. Henüz daha ilk dersler. Galatasaray’ın Kalamış tesislerinde henüz 3 -4 yaşındaki bebeler benden daha doğru yüzüyorlar ama hedefim birkaç ay içerisinde onları geçmek. Şimdi bana havuz kenarından gülerek bakıyor; “bak kolları yanlış, iyi nefes alamıyor, ayaklarını iyi vuramıyor..” Duyuyorum onları.

2018 yılında muhtemelen eğer bir aksilik olmaz ise kendimi boğazın serin sularına bırakıp akıntının da desteği ile güzel manzara ve belki yunusların eşliğinde boğazı geçerim kim bilir. En azından bu yolda kararlı şekilde ilerliyorum, daha doğru daha keyifle az yorularak yüzüyor olacağım. Uzun mesafe zaten koşuyordum. Uzun mesafe de yüzünce güzel olacak sanki.

Tüm hedeflerimi saymayayım şimdi çok zaman alır. Derim ki yaşanmış elli yılda çok hayalin gerçekleşti. Yaşanacak bir elli yıl daha olsa gerçekleştirilecek çok hayalim var. Hayatın akışında hangisine sıra gelirse paniklemeden, telaş etmeden her birine küçük büyük demeden saygıyla yaklaşarak yolda olmaya devam.
Demem o ki hayal kurun, hayallerimizin içini doldurun, adım atın, yetkinliğinizi geliştirin, yaşamın akışını önceliklendirin. Hayalleriniz gerçek olsun.

16.06.2017

Patlamış Mısır

Eve erken gelip mutfağa girince hem bu aksam hem de yarin icin yemek hazirladim. Sonrasında dun mahalledeki Kastamonu Pazari’ndan aldigim ve yerel tohum olduğunu dusundugum bir avuc misiri patlattım tencerede. Fotografi cekilene kadar yarisi bitmisti bile. Alirken iyice sordum” bak iyi patliyor degil mi?”.
 
Sinemalarda film öncesi gösterilen patlamis misir reklamini hatirlarsiniz. Biri, muhtemelen komuta eden avazi ciktigi kadar bagirir, emir ve talimatlar verir, gazlar dolduruslar ile misir askerler tek tek oldukları yerde patlamaya başlarlar.
 
Icinde bulunduğumuz hal ve gidişat, gündemden alakasız söylemler, bakanlar, imkansız olaylar, sorumsuz yetkinler, etkisiz kitleler, curetkar cahiller biran bana tencerede patlamayi bekleyen misirlari animsatti. En heyecanli olan en once patlayan, sonra yavas yavas, patir patir, sonra hepsi birden baslar. Sonra da bir sessizlik olur.
 
Ara ara birer avuç misir gibi bir dar bir kabin icinde habire bizi kizdirdiklarini, sinirlendirdikleri, ustumuze geldiklerini, zorladiklari, patlamamizi boylelikle artik tohum veremez cogalamaz olmamizi istediklerini dusundum. Patladigimizda eglencelerine meze olunan…
 
O kazana tencereye girersek, o sarmala sokulursak emin olun patlamis misir olacagiz. Her birimiz duzenin disleri arasinda.
 
O donguye girmeyelim derim, birbirimizi doldurusa getirip kizdirip daha hizli patlatmayalim. Saglam olalim. Tohum olup toprakda kok salalim. Cogalalim.
 
Patlamis misir bitmek uzere. Yaninda Vinolus Syrah’in fermante edilmis uzum suyu, yakisti mi bilemiyorum.
 
Yakistiysa ne ala..
 
Demem o ki; gun sakin olma vakti…
1.12.2016, KC