Blog

Dünya Barış Günü

Bu gün Dünya Barış günü. Önce kendimizle barışalım. Yapamadıklarımız, vazgeçtiklerimiz, geçmiş travmalarımız, bildiklerimiz, bilmediklerimiz,  başardıklarımız, geri kaldığımız, yetişemediğimiz, hayallerimiz, kaybolan umutlarımız, bizi üzenler, üzdüklerimiz,  şu ana getiren neler ise, işte olduğumuz hal ile barışalım.

Ne geçmiş atalarımızı, annemiz babamızı hepten sorumlu ilan edelim, sorumluluktan kurtulalım ne de kahrolup ezilip öylece geçmişi her şeyi hep sırtımızda taşıyalım. Ne her şeyden ne vazgeçip hayattan olduğumuz gibi kalalım değişmeyelim ne de sürekli pişmanlıkla arayışlarla daldan dala konalım bir hedefe varamayalım.

Dünü unutmayalım. Kavga da etmeyim sürekli, bırakalım dün dünde kalsın ve yarını da kendi ellerimizle yaratalım. Barışalım, sonrası için de ne istiyorsak öyle olalım. Ona yönelik emek verelim. Bir atım atalım. Kendimiz olalım. Kendi hayatımızın kontrolünü ele alalım. Kendi hızımızda istediğimiz yol da yol alalım.

Bir olalım, kendimiz olalım. Barış içinde cem olalım.

1.9.2022

Beyefendi Saat Kaç? Söylemem.

Beyefendi Saat Kaç? Söylemem.

Sohbetlerde çok kullandığım tekraren anlattığım bir fıkra vardır. Tren garında genç bir delikanlı orta yaşlı bir adama saati sorar.

Adam da “söylemem der.

“Neden ki der genç delikanlı.

Adam da “şimdi ben sana saati söyleyeceğim, sonra aynı trene bineceğiz, yemek vagonunda karşılaşıp sohbet edeceğiz, ben seni sonra evime davet edeceğim, benim çok güzel genç bir kızım var, sen ona aşık olacaksın ve benden evlenmek için izin isteyeceksin” der.

Genç delikanlı da “ne güzel sayenizde ev bark sahibi olur, yuva kurarım” der.

Adam da “ben saati olmayan adama kız mı veririm” der.

Evlenmeyi düşünen biri olası tüm evlilikte olabilecekleri, başkalarının yaşadıklarını, kendi kendine düşünüp “sonuçta ayrılacağız o zaman evlenmeyeyim” demesi.

Çocuk sahibi olmak isteyen bir çiftin oturup çocuğun yaratacağı ek maliyeti sorunları kâğıda döküm üniversite sonuna kadar mali giderleri hesap edip cüzdana ve banka hesabına bakıp vazgeçmesi gibi.

Ya da bir yarışmalı sınava girmeden “nasılsa bilgi önemsiz, torpil değerli, Ankara’da dayım yok” deyip hiç çalışmaması ve doğal olarak kaybetmesi.

Bir uzun koşuda ya da bir dağa tırmanışta ilk anlardaki zorluklarda “daha başlarda böyle ise ilerde ne olur deyip” hemen pes etmesi ve kendine alışma uyum için zaman tanımaması.

Az da olsa haklı çıkılan durumlar olur. Siyaseten örneğin “Bu parti iktidara gelince söylevlerine bakmayın, şunları yaparlar” denebilir. Gerçekten de zaman içerisinde en olumsuzu düşünleri haklı çıkaran gelişmeler olabilir. Bu bazı Youtuber iktisatçıların her gün “dolar artacak” demesi gibi.

Muhtemelen bu düşüncelerin arkasında destekleyici argümanlar vardır. İnsan genelde olumluya inanmak ister ama olumsuza daha çok değer verir.  

Hayat sonsuz olasılıkların içerinde bir yerdedir. Yaşamın her anı bir olasılık iken bu andan sonraki anlarda yeni sonsuz olasılıkları barındırır. Her biri kendinden sonra yeni yeni şeyleri. Bir olasılığı olması, devamında diğer sonsuz olasılıkların sadece birinin olması ve hep böyle devam etmesi aslında nihai düşündüğümü öyle düşük bir olasılık konumuna iter ki ihmal edilebilir hale gelir. Teknik terimle koşullu dağılım denir. Tavla oynayan bilir. 6+6 gelme olasılığı 1/36 iken ikinci kez atıldığında tekrar 6+6 gelme olasılığı 1/1296, 3. Kez yine 6+6 gelme olasılığı yaklaşık 50binde bir‘dir.

Nasıl ki oturduğumuz yere göktaşı düşme olasılığı da vardır, uçağın çarpma olasılığı da. Ama trafik de kaza yapma olasılığınız evde göktaşına maruz kalmanızdan daha fazladır. Düşük şiddette her saniye binlerce deprem olur, biz ancak belirli bir büyüklükten sonra haberlerde duyarız. 4-5 şiddetindeki deprem hissedilirken 7-8 yıkım getirir.  Düşük riskler her gün olurken büyük risklerin olması daha seyrektir.

Yani hayatınızda bir olasılıkla riskin olması onun gerçekleşeceği anlamına gelmez. Eğer biz hayatımızdaki olasılıklardan sadece negatiflere odaklandığımızda diğer olumlu seçenekler yerine negatiflerin ağırlıklandırıldığı ve gereğinden fazla önem verildiği bir durum olur.

Bu da bizde olması gerekenden fazla kaygı yaratır. Sorunlar düğüm olmak yuma gibi görünür. Oysa çoğunlukla yumak içerinde çözülmeyi engelleyen bir iki düğüm vardır. Onlar çözülünce sorun yumağı da çözülür.

Hikâyemizdeki kişi en sonra olasılığı çok düşük bir konuyu bugüne getirip hayatın anındaki bir konuya tepki olarak gösterdiğinde hayatın onu anı ile tepkisi çok da ilintili olmayabilir. Aynen bizim hayattaki bazı tepkilerimiz gibi.

Belki çoğumuz bunu dillendirmeyiz ama tepkilerimizin bir kısmı o olursa ondan sonra o olursa sonrasında o olursa diye devam eden kendi kendine oluşturduğumuz bir düşünce sarmalların içinden doğar. Bu bir çeşit kısır düşünce kalıbıdır. Kişinin kendisini sınırlandığı ve seçeneklerini daralttığı bir durumdur.

Genellikle bunun arkasında mantığa büründürülmüş açıklamalar, mikro veya makro travmalar, yaşanmışlıklar vardır. Özgüven eksikliği, ne yapacağını bilmeme, motivasyon gibi birbiri ile iç içe konular ortaya çıkar.

Kişinin genelde yeni bir şeyi yapacağı veya bir sorunla baş edeceği kaynakların önemli bir kısmı kendi içerisindedir. Ancak biz çoğunlukla olumsuzluklara odaklandığımızda başardığımız şeyler unutulur ve değersizleştirilir, normalize edilir. Oysa başardığımız, zorluklarla mücadele edip ayakta kalmayı tercih edip yollar bulduğumuz her geçmiş yaşantımız, deneyimlerimiz veya başaramadıklarımız bile bugün ve gelecekte karşılaşacağımız sorunlara ve kaygılarla baş etmek için bize imkân sunar.

Bunun için de hem kendimizle barışık olma hem de sorunları daha objektif gerçekçi değerlendirmeye gereksinme vardır. Abartılan her durum ya çözümü öteler ya da çözülemez denip bir tarafa bırakılır yılgınlık yaratır.

Hayat bu açıdan hem olanı olumlu veya olumsuz doğru yerinde ve kararında değerlendirmek hem de olası riskleri göz ardı etmeden bir denge içinde olmaktır. Kaygıları abartmak mücadele azmimizi istekliliğimizi azaltır. Buna karşılık kaygıları sorunları yok saymak da çözüm üretmek için motivasyonumuzu eksiltir.

Hayat zaten belirli bir kaygıyı barındırır. Kaygı olması iyidir de. Bizi uyanık tutar. Ama ülkemiz gibi kaygı düzeyinin daha yüksekte dengelendiği ve artma eğiliminde olduğu bir ülke kendi kendinize ek cendereler yaratmak sağlıklı olmayabilir. Olan olur. Siz sadece sizin kontrolünüzde ve etki alanınızda olana dokunabilirsiniz. Elinizden geleni yaparsınız. Bilmediğiniz olması muhtemel şeylere ilişkin seçenekleriniz kendi kendinize azaltılır iseniz daha dar bir dünya içinde hapsolur giderdiniz. Olasıdır ki arzu etmediğiniz şeylerin gerçekleşme olasılığı artar.

Açın kapılarınızı ve hayatın size sunduğu seçenekleri olduğu gibi kabul edin. İyisiyle kötüsüyle. Abartmadan. İyi de kötü de olumlu da olumsuz da size bir sonrası seçenek için yeni bir hamle fırsatı verecektir. Hayat devam ediyor. Her gün yeni bir gün.

Türkü der ki “gün doğmadan neler doğar. Hangi günü gördün sabah olmamış”.

Dostlukla kendinizle kalın.

18.08.2022                            

Bir Sabah Uyandığında

Bir sabah

bir kuş konacak pencereme

o incecik gagasıyla tıklatacak camı

sessizliğin içinden

bana seni getirecek

o ipeksi kanatlarında

sonra süzülerek kaybolup gidecek

bulutlara doğru

martı kuşlarının yanına

o ak kanatlarıyla

bulutlarla kucaklaşmaya

ve bir damla gözyaşı olacak

dökülecek yanaklarda

yalnız sen kalacaksın geriye

sonra biz bir çift kuş olacağız

kanat çırparak o gökyüzünde

bir o yana bir bu yana

deli dalgalar gibi

dolanıp duracağız

kanat çırpmaktan yorulduğumuzda

bir buluta konacağız

ve sevgiyle kucaklaşacağız

sonra bizde kaybolacağız

bir çift gözyaşı olup

coştukça coşacağız

sevgiye hasret gönüllere….

Hız Tümseği

Trafikte araçların hızını yavaşlatmak için yola tümsek yapılır. Hız tümseği olunca mecburen araçlar yavaşlar ve trafik daha güvenli akar. Trafik de önemli bir işlevi var. Hız tümseği tabelasını yerinde konmamış olması, tümseğin standart dışı olması bazen sorunun kendisi de olabilir. Hız tümseğini fark etmeden geçmek isteyen araçlar için ise ciddi bir tehlikedir.

Ben uzun yıllar araç kullanmadım. Tertemiz bir ehliyetim vardı. 40lı yaşların başında hafiften kullanmaya başladım. Hala da kullanmayı sevmem. Araba takıntım da yok. Bu satırları yazarken de arabam yok. Yine de hız tümseği hep aklımda yer etmiştir.

Uzun yıllar kamuda çalıştım. Orada her kurum, her birim, her memur nev-i şahsına münhasır bağımsız birer cumhuriyet gibidir. Bir yerde hızla biten işler bir başka yerde aylar sürebilirdi. Bir kurumun desteklediği bir proje bir başka kurumda takılabiliyordu. Ben kendi çalıştığım kurumum içinde bazı işlerin havale edildiği kişilere gittiğinde doğal olarak işlerden sonuç alınmasının yavaşladığı, ertelendiği hatta başvuranın vazgeçtiği başka yollar aradığını görürdüm. Bu kişilere bürokraside hız tümseği adını koymuştum. İşler onun olduğu yere gidince sonuç almanın yavaş bazen imkânsız olduğu durumlar vardı. O kişilerin bazıları yükseldiği de belki “ağır” olmak ile işleri ağırlaştırmak çözüm bulmamak ile ilişkilendiriliyordu.  

Hayatın başka alanlarında da hız tümseklerinin varlığını fark ettiğimde eski anılarım canlandı gözümde. Sizin heyecanla anlattığınıza arkadaşınız dur bakalım der. Yeni girişeceğiniz işlerde, birileri ile ortak yapılacaklarda veya başkalarından da fikir almanız gerekiyorsa hız tümseği olan birine rastlayabilirsiniz. Sizi yavaşlatır, durdurur, heyecanınızı yok eder, başka yola sevk eder. İllallah dedirtir.

Hayatta karşımıza çıkan kişiler bazen bizim hızla yol almamıza ve ilişkiyi derinleştirmemize izin vermiyor olabilir. Ben kendimi bazı durumlarda hız tümseği gibi olurken yakaladım. Tam olarak bilmediğim, hoşlanmadığım durumlarda işi yokuşa sürme, bahane bulma, ayak direme, ağıdan satma, belirsizlik yaratma tipik savunma taktiklerimdi. Sonradan fark ediyordum. Kendimi yakaladığımda da daha özenli, dikkatli ve şeffaf olmaya çabalıyorum zorluyorum. Bu ihtiyacın neden kaynaklandığına bakıyorum. Oysa daha acık doğal olmak varken neden bu yolun seçildiği ayrı bir konu.

Ancak fark ettiğim benim kendimi yakaladığım durumlar genelde olan şeyler. Başkalarının bize hız tümseği olmasından çok kendi kendimize yarattığımız hız tümseklerinin bizi daha çok engellediği. Yeni bir ilişkiye başlama, sorunlu ilişkiden uzaklaşma, iş değişikliği, yeni girişimler, yatırımlar velhasıl yeni bir ortam, çevre, bakış açısı her zaman bir hız tümseğine takılabiliyor.

Konfor alanından çıkışı zorlaştırmak, işi yokuşa sürmenin en kolay yolu, bir şeyi yapmak için başka şeyleri önce halletme isteği. Bu kişinin emekli olunca anılarımı yazacağım, gezeceğim demesi gibi. En yaygın olanı “önce şu işi halledeyim sonra”. O iş de genellikle belirsizliğin en çok olduğu ve halledilmesi zor olandır.

Bazen de hız tümseği olarak gerçekleşmesi zor bir hayal yaratılır. Hedef bile değildir. Kişi der ki kendi ayaklarım üzerinde durayım ki kararlarım net bağımsız olsun. Oysa belki birlikte her ikisi birden kendi ayakları üzerinden duracak birbirine güç verip güçlenecek. Ayrı ayrı güçsüz olan birlikte güçlü olabilir. Bu illaki bir başkasına bağımlı olmak değildir.

Hedefin olmadığı hayallerin olduğu ve bu hayallerin, bahanelerin çok olduğu ortamda işte kendi yarattığımız hız tümsekleri kendi yolumuzda belli akışta olmamızı zorlaştırır. Sürekli yavaşlamak, gereksiz yere zaman kaybetmek bu durumun en yaygın sonucu olabilir.

Bazen de gerçekten durup yavaşlamak gereklidir. O zaman hız tümseği katkı sağlar, işe yarayabilir. Ani bir aksiyon almak, ilk görüşte aşk ile evlenmek, ilk büyük kavgada ayrılmak gibi. Belki bir sunuma kanıp yatırım yapmak veya her söylemeni doğru kabul etmek yerine bir yavaşlama durup daha sakin düşünme bizi olası birçok riskten de koruyabilir.

Sorun olmaması gerek hız tümseklerinin hayatımızda olması belki. Bu kendi gelişimimize ket vurabilir. Bazen de bizi paralize eden sağlıklı düşünmemizi engelleyen tehlikelere belirsizliklere karsı karşı uyaran tümsekleri olur. Her ikisinde de hız tümseklerini fark etmek, işlevini bize ne demek istediğini ve ne yaptığımızı değerlendirmek iyi gelebilir.

Kendi hayatımızda hız tümseklerini doğru yerlere koymak, işlevsiz olanları uzaklaştırmak bize kendi yolumuzda akışta olmamıza katkı sağlar. Daha ahenkli yol alabiliriz dur kalk ileri geri olmadan.

Hayatımızdaki hız tümseklerine bu gözle bakmaya ne dersiniz?  

Olan olur, farklı olur

Her bir olan ne varsa etkisi farklı olur.

Her biri içerde başka türlü yankı olur.

Her ses farklı duyulur söylendiğinde.

Her nefes, farklı ses olur çıkar içimizden.

Her göz farklı görür etrafındakileri.

Her birimiz farklı şekilde gelişiriz büyürüz.

Her meyve bile farklı zamanda olgunlaşır.

Herkes kendi hızında yol alır.

Aynı şeyler, farklı etkiler

Aynıların sonucu farklı olur.

Bir rüzgâr esse, bir yaprak düşer ağaçtan, biri kalır.

Güneş aynı olsa da kimi önce açar yapraklarını, kimi tomurcuklanır.  Acı da sevinç de farklı yaşanır.

Hüzün de ayrılık da farklı tartılır gönül endazesinde.

Gün başka doğar, güneş her yerde farklı batar.

Hayat bu. Bir gün öyle bir gün böyle olur.

Gün olur, hayat olur, aşk olur.

Gün olur bir bakmışsın iyinin de kötünün de sonu olur.

Beklenen, Beklenmedik Şekilde Olur

İnsanın hayatında beklenmedik şeyler olur. Hayat olumlu veya olumsuz yönde bazen hızla değişir. Beklenen her zaman olmaz. Gecikir. Kişi kendini hak etmediği olumsuz bir durum içerisinde bulabilir. Beklediği işler olmaz, ya da geç olur.

Belirsizlikler artar. Geçinme, hayatta kalma, sevilme, sevme, terfi, işler her belirsizlik kaygıyı daha da artırır. Negatif bir sarmal başlar. Olumsuzluklar olumsuzlukları tetikler. Pozitif şeyler görünmez veya etkisi az olur.

Bazen tam da böyle bir dönemde en yakınınızda olur birileri. Fark etmezsiniz, belirir birden. Size rağmen oradadır. Beklenmediktir, çağırmadığınızdır. Söz ile değil belki gönülden varlığına ikna olursunuz. 

İhtiyacınız olan destek, bazen maldan paylaşılandır, bazen candan. Yanınızdadır. Bazen arkadaşınız, bazen anneniz, babanız, bazen sırdaşınız, terapistinizdir. Bazen de her şeyiniz olur. İlk aklınıza gelendir. En güvenilendir. Yalnız bırakmayandır. 

Her an değil ama olması gerektiğinde sizinledir. Hem vardır, hem yoktur. Olduğunu bilirsiniz. Olanı görmezsiniz. 

Beklenmeden sunulana alışırsınız. Kapının aralığından girmiştir.  Yer edinir kendine. Kontrol edemezsiniz.

Hem hoşunuza gider, hem ağırlığı artar. Hem yükünüzü alır taşır, yardım eder. Hem de derinde bir yerde yük olur, ağırlığı varlığı korkutur sizi.

Alışkın değilsinizdir. Kendinizi güçsüz hissedersiniz. Onsuz daha da güçsüz. Ancak varlığı ile güç bulursunuz. Bir tarafınız da ezilir, hissedersiniz.

Varlığı ile motivasyonunuz, artar. Hedefleriniz netleşir. Seçenekleriniz çeşitlenir, kaygılarız azalır bir süre. Geçiş dönemi, beklenmedik kötü zamanlar kolay atlatılır belki. 

Sonra bir korku kaplar içinizi. Hem uzaklaşmak istersiniz. Hem de yanınızda kalsın, hep var olsun. Alışmışsınızdır.

Zaman geçer hayat değişir, ihtiyaçlar değişir. Niçin olduğunu, niçin geldiğini hayatınıza ne kattığını bilirsiniz de nasıl gideceğini bilemezsiniz. Ne yapacağınızı da. O, beklenmedik, kötü, zayıf olduğunuz bir dönemin gözlemcidir. Varlığı hep olumsuz günleri hatırlatır size. O hatırlatmaz ama siz hatırlarsınız. 

Derinde bir yerde silip atma, yok sayma, unutma, sırtınızı dönme ağır basar. Nasıl yapacağınızı bilmezsin. Hem vardır gelendir, hem gidendir yok olan. Bir şekilde geldiği gibi kaybolur. Kaybedilir.

Kalakalırsınız ortada sonra. İstediğiniz olmuştur. Size en yakın olanı en çok itmişsinizdir. Sizi en çok tanıyandan ürkmüşsünüzdür. Size her şeyini sunana hiçbir şey vermemişsinizdir. Öylece yalnız bırakmışsınızdır, öylece de yalnız kalmış.

Gün döner, hayat akar, mevsimler değişir. Hayat tekrar yeni bir denge sunar size. Ama bir yerde her aklınıza geldiğinde anlamsızca düşünürsünüz, ne oldu diye. Olan olmuştur. Olması gibi. Olduğu kadar.
Bilirsiniz ama anlamazsınız. Derinlerde bir yer izi vardır belki. Aramazsınız.

Ya, ya da

Ya sar sıkıca sarıp sarmala
Ruhun derinliklerine var

Ya bırak sal gitsin
Uzağa rüzgâra toprağa karışsın

Ya ser önüne alabildiğince
Gönlünün kuytularını

Ya aralama hiç
Ne de zorlasın gönül kapılarını

Ya bir damla ol dökül
Biten aşklar için yârin gözlerinden

Ya bir nefes ol haykır
En gür haliyle aşkını içinden dökülen…

Mera Peak (6476 m) Zirve.

Nepal’de yakınındaki 7000+ ve 8000+ dağlara göre nispeten alçak ama Ağrı Dağı zirvesinden de yaklaşık 1350 m. daha yüksek Mera Peak.

8 kişi, bir çoğunu önceden dağlardan tanıdığım ve tanıdığımın tanıdığı, harika bir grup. Rehberimiz ülkemizin tartışmasız aktif en büyük dağcısı, halen dünyadaki 8000 m. üzeri 14 dağın 13 üne çıkan, 14 üncü de bu bahar sonu tamamlayacak olan @tuncfindikofficial liderliğinde, Nepal’in en iyi organizasyon ve rehberlik şirketi @sevensummittrek den 3 yerel rehber, 6 taşıyıcı ile aktiviteyi sağlıkla en iyi şekilde ve zamanında tamamladık.

Bir kısmımız bu sabah, kalanlar yarın ve ertesi gün dönüyorlar. Gittiğimden hem fiziken hem ruhen daha dinç dönüyorum.

Bugüne kadar ülke içinde ve yurtdışında çok dağa ve trekkkng e gittim. Yürünen yollar, geçitler, uzun iniş ve çıkışlar, tolere edilebilir zorluk, zirvenin güzelliği, organizasyon ve destek açısından en güzellerinden biri idi.

Benim 3.cü 6000+ dağım idi. Soğuk, sert rüzgar altında zirveyi de yapabilmek beni çok mutlu etti. Yapmamış olsaydım da sadece ana kampa kadar olan trekking için bile gidilebilir, büyük keyifle dönülür.

17 gün sonra Istanbul’a döndüm. Ne oldu, ne değişti, gördüklerim aklımda kalanları ayrıca yazarım.

Giderken her iki dizim Kuzguncuk yokuşlarında bile ağrıyordu, sağ omuzdan da son güne kadar fizik tedavi görüyordum. Döndüğümde şu an hepsi daha iyi. Omuz o ağır çantalar ve harekete rağmen tamamen iyileşmiş gibi. Sanırım az hareket çok sorun yaratıyor.

Benim için mükemmel bir aktif dinlenme oldu. Daha orada iken yeni dağların, geçitlerin, trenlerin planlarını yapması için @tuncfindikofficial ı dolduruşa getirmeye çalışıyorduk. Onun rehberliği, bilgisi, sohbeti ve liderliği paha biçilmez.

Onunla ve @ozgurozgurerdem zirvede olmak ayrıca unutulmaz bir ani olarak kalacak.

Belki yuksek daglar, uzun turlar olmayabilir ama hafta sonu adalara gidin yürüyün. Iyi gelir.

Bu arada, hayat devam ediyor. Ekonomi, siyaset, rekabet, danışmanlık, ilişkiler öylece duruyor. Belki bazısı değişti veya aynı kaldı. Belki de ben de degişiyorum. Bakalım.

Artık bilgisayarın klavyesine dokunma vakti.

Ey İstanbul! Yine geldim, yeniden.

Omlet Sarma: Güzel Bir Kahvaltı ve Kahve Gibisi Var mı?

Güne güzel başlamanın yolu muhtemelen her kişiye göre değişir. Ancak uyandığında sıcak bir kahve ve güzel bir kahvaltının etkisi gün boyu devam eder. Hayatta hep bir beklenti içinde oluruz; Sevmek sevilmek, başarmak, sağlıklı olmak, sosyal olmak, aile birçok şey. Bunların çoğu bir diğerinin veya dış çevrenin de olduğu durumlardır. İstediğimiz kadar uğraşsak da yapamayacaklarımız kontrol edemeyeceklerimiz vardır. Etki alanımız sınırlıdır. Bir de önceliklerimiz devreye girince bizi mutlu edecek şeylere ulaşmak bazen zaman alır. Bununla birlikte kendi elimizde olan şeyler de vardır. Sevmek, paylaşmak, kendimize özen göstermek. Belki de önce ne istiyorsak başkalarından kendimize öyle davranmamız bir başlangıç olabilir. Kişinin kendisini sevmesi, bencillik veya narsistik bir bozukluk gibi değildir. Kendi varoluşunun kıymetini bilmektir. Büyüklenmeci, benmerkezci değil daha çok dış onaya ve dıştan gelecek şeylere çok da bağımlı olmadan mutlu olabilme halidir. Kendine odaklanma halidir. Çoğunlukla da unuttuğumuz şeydir. Kendini sevmek ve barışık olmak biraz sevmediklerinden uzaklaşmak ve uzak durmakla da ilgilidir. Hayatı biraz da daha çok seveceğin seni mutlu edecek, değerlerinle uyuşan halde yaşamaktır. Bir başkasının rotasında teknesinde yol almaktansa, kendi yolunda adım adım ilerlemektir. Ben en güzel yemeklerimi, kahvaltılarımı kendime yapmışımdır. Biraz da deneysellik katarım. En güzel fincanla içerim kahvemi. Şarap dolabında zor ve güzel günler için en güzel şaraplarım olur, Birinin varlığı değer katar, ama olmasa da hayat devam eder. Bir şeyler değişecek ise hayatımızla bilin ki kendi sevdiklerimiz istediklerimiz hayallerimiz için önce gayret etmeli, emek vermeli, sonrada bu gayreti gösteren kendimizi ödüllendirmeliyiz. Bu bir kahvaltı mı olur, bir kahve mi, iyi demlenmiş çay mı yoksa bir bardak şarap mı bilemem. Ya da bir köşede en sevilen kitabı okumaktır battaniye altında. Bu fotodaki de sık sık yaptığım, omlet sarma; Mısır unu, süt veya yoğurt, yumurta, malzemede ne olursa bazen kapya biber, soğan, sucuk, mantar, kuşkonmaz, kaşar, ıspanak.. Bunların bir kısmı tabii. Yapması kolay sunumu güzel. Annem der ki oğlum ne uğraşıyorsun hepsi mideye gidiyor ve karışıyor orda. Ben öyle düşünmüyorum. Gördüğümüz, tattığımız hatta hazırlanış, yaparken dinlenen müzik bile anlamını değiştirir sunulanın. Varsa sunduğun paylaştığın bir arkadaşın ayrı bir keyif olur. Yoksa da zaten ben onu fazlasıyla hak ediyorum. Demem o ki, uyanın ve kendinizin farkına varın. Oradasınız. Varsınız. O halinizi sevin ilgi gösterin. Ona güzellikler sunun. Geri gelecektir verdiklerin, o da size boş değil. Sevgiyle kalın, kendinizle kalın. 20.03.2022

Demavend Eteklerindeki Kurt ve Kuzunun Hikayesi

Bu sabah dışarda yağan kar, sıcak kahve ve yarın yola çıkacağım Mera Peak Dağı (6476 m.)’nı düşünürken aklıma geldi. Paylaşmak istedim.

24 Ağustos 2018 günü bir öğlen vakti uzun bir yürüyüş sonunda İran’daki Demavend Dağı (5610 m.) zirvesine varmıştık.

Dağcılık İran’ın milli sporu gibi. Bizim gittiğimiz zaman dilimi İran’da tatile denk geldiği için dağda kamp yerlerinde çadır kuracak boşluk bile bulmak sorun olmuştu. Zirve dönüşü, kamp yeri sorunu nedeniyle ana kampta kalamayıp o yorgunlukla alt kampa ve yürüyüşün bitim yerine kadar inmiştik. Hiç durmadan oradan da kalacağımız otele varmak 24-25 saatlik aralıksız bir zirve günü olmasına neden olmuştu. Zorlayıcı ama güzel anıların içinde yer aldı.

Sonra zirve resimlerinde arkada iki hayvan ölüsü asılı şekilde kayalarda idi. Onun hikâyesini soranlar oldu. Rehberimiz zirveye yakın buzulda bulunduklarını, kurdun kuzuyu kovalarken her ikisinin de donduğu söyledi.

Oysa ben hikâyeyi öyle duymamıştım. Sen nereden duyacaksın ki demeyin, hikâye bu kulaktan kulağa kaç nesil geldi.

Rivayet o ki Devamend eteklerinde bir dağ köyünde yaşlı bir çiftçinin birkaç koyunu varmış. Her gün dağın eteklerinde dolaştırır, kışında ağılda tutarmış. Eti, sütü, yoğurdu, yünü derken geçinip gidermiş. Zamanın birinde soğuk bir kış mevsiminde her yer, Demavend dağı etekleri de kar, buz. İşte o vakit civardaki küçük bir kurt sürüsü yiyecek bulamaz olup, yakın köydeki ağıla göz dikmiş.

İçlerinden genç olan kurdu da keşif için köye göndermişler. Genç kurt köye yaklaşmış ve bizim yaşlı çiftçinin ağılına bakmış. İşte ne olduysa o an olmuş. Genç bir kuzu dışardaki soğuğa aldırmadan ağıl içinde hopluyor, zıplıyor, neşeyle meeliyormuş. Genç kurt kuzuya âşık olmuş o an. Kurtluğunu unutmuş. Kuzu da kurdu öyle melül melül bakarken görünce o da korkusunu yok etmiş, badem gözleri ile o da ona bakmış. Bakış ne bakış. Aralarındaki sıcaklık Devamend eteklerindeki buzulları eriten cinstenmiş.

Şaşkın aşık genç kurt çıkmış sonra sürüsüne dönmüş ve olan biteni anlatmış. “Olmaz” demişler, “sen kurtsun, nasıl olur, hiç kurt kuzuyla bir olur mu? Biz gideceğiz ağıla” demişler. Ama genç kurt direnmiş, yalvarmış; sürünün ağıla gitmesini engellemiş. Ancak sürüden de kovulmuş. O da gerisin geri kuzunun sevdiceğinin yanına ağıla gelmiş. Yaşlı çiftçi karşılamış bu defa onu, elinde sopasıyla. Bu kez kuzu feryat figan etmiş, melemiş çiftçiye yalvarmış.

İşte hikâye burada başlıyor. Bir şekilde kurt ile kuzu ele ele vermişler, Demavend Dağını aşıp başka diyarlara göç etmek istemişler. O soğuk kış gününde kurt ve kuzu dağda yükseldikçe soğuk artmış, hava incelmiş. Yorulmuşlar. Ne kuzu karlardan yiyecek bulabilmiş ne kurt bir lokma yiyecek. Tam dağı aşıp da başka diyarlar görünecekten zirveye yakın bir yerde uyuyup kalmışlar yan yana.

İşte bulunan kalıtılar, aç kalan ama kuzuya aşk ile bakan, olmazı deneyen, en sonunda birlikte uyuyup kalan kurt ile kuzunun hikâyesidir.

Olmazı denemek, istemek olmaz mı?