Blog

Biraz dönek olsak iyi mi gelir?

Döneklik derken siyasi partilerin dar kalıplarından kurtulmuş soylu insanların bahçeli evlerinde otururken birden akıllarına gelip de yaptıkları dönekliklerinden bahsetmiyorum. Döneklik dediğin, güvenilmez, bir söylediğinin tersini yapan, tutarsız, her an bir yükselenin (değerin, görüşün, modanın, avanta dağıtıcı) etkisi ile hızla yönünü de o tarafa çeviren değil kastettiğim. Fırıldak gibi topaç gibi dönen değil, daha yavaş döndüğü belli olmayan yılların akil insanları gibi de değil. Sema ayinindeki derviş  hiç değil tabii kastettiğim, değirmen taşı da değil, rüzgâr gülü de.

Kastettiğim rahmetli Barış Manço’nun “Dünya dönüyor dostlar, ben dönmüşüm çok mu?” daki naiflik. Dünya bile çaktırmadan dönerken biz neden dönmeyelim.

Bahsetmek istediğim aslında değişim. Ani tutarsız birden beklenmedik değişim döneklik ise benim düşündüğün biraz akılla, kalple hissederek isteyerek olan döneklik. Tutulan yol yol değil ama onda ısrar etmek yerine arada yolunu değiştirmek gibi. Değişim hayatta kalma için en temel koşul. Var olma güçlü ve sürdürülebilirlik ancak değişimle mümkün. Bu açıdan bakıyorum biraz.

Bana göre insan muhafazakar olmalı biraz. Sahip olduğu iyi alışkanlıkları, değerleri, maddi manevi varlıklarını, iyi dostlarını, vatanını, işini, aşını, eşini, çocuklarını korumalı kollamalı. Hayatına değer katan şeyleri muhafaza etmeli. En çok da temel değerlerini. Muhafazakarlık gerek yani insana. Yoksa elinden uçup gider de bakarsın ardından.

Bana göre biraz liberal olmalı. Öyle bir liberallik ki, var olan eksikliklerinin fazlalıklarının farkına varıp bunlarla ilgili kararlar alabilmeli, değişimi sağlamalı, iyiyi güzeli yeniyi getirmeye yönelik açık olmalı. Ufkuna, düşüncesine, çevresine ve arada rotasına ayar vermeli yani. Sahip olduklarında daha iyiyi güzeli aramalı.

Bana göre biraz radikal olmalı kişi. Öyle radikal ki hayatında gördüğü bildiği yaşadığı olumsuzlukları, insanları, alışkanlıklarını kendisine zarar veren şeyleri bir çırpıda radikal bir şekilde atabilmeli. Temizlemeli bünyesini, ruhunu düşüncelerini. Radikal şekilde yeniden kurmalı dengeleri. Kötünün iyisine tahammül etmemeli belki.

Bana göre mutlaka devrimci olalı kişi. Öyle bir devrimcilik ki olmamışı yapsın, yeni şeyler katsın hayatına, denenmemişi denesin, eski köye yeni adet getirsin. Bu ister yeni bir alışkanlık ister yeni bir ülke, yeni bir iş, yeni eğitim ne derseniz deyin. Yeniyi katabilmeli hayatına. Yenilenebilmeli. Kendi hayatında devrim yapabilmeli.  Hayatına kattığında mutlu olacağını daha iyi daha güzel olacağını düşündüğü şeyler için büyük değişimleri birden yapabilmeli azar azar değil. Devrim yapmalı yani.

Hayatın akışı için arada durup bakmalı fırdöndü gibi bir muhafazakar, bir radikal, bir liberal, bir devrimci değil; yerinde zamanında uygun dozda dönek olmalı. Öyle bir döneklik ki okudukça yaşadıkça, gördükçe, hissettikçe, paylaştıkça, akılla vicdanla kalple dönebilmeli. Öyle bir dönek olmalı döndüğünü bile bilmemeli. İçten gelmeli.

Hadi gelin biraz dönek olalım. Bakalım nerede muhafazakarlık gerek, nerede devrimcilik, nerede radikal olmak gerek nerede liberal.  Apolitik duruş mu istediğin? Olduğun hal Nasrettin Hoca’nın saz çalarken aradığı perde gibi en doğru olan mı? Halinden memnun musun? Dönüp dönüp durup da istediğin yerde misin? Bir sözüm yok sana. Ama değilse biraz dönek olmaya ne dersin?

19.06.2019

İnanmaya devam mı, doğruyu kabullenme mi?

İnanç çoğunlukla bilgisizlikten doğar derim. Bildiğimiz şeye inanmamız da gerekmez. Sorun bildiğimizi düşündüğümüz şeyler veya bize empoze edilenler. Zamanla bunlar kör inanç olmuş olabilir. Biri size doğrusunu da söylese de inanmaya devam edersiniz. Kör inanç kolaylıkla yeni bilgi ile değişecek değildir. Bu yüzdendir ki bir kişiye, ilişkiye, dine, partiye, takıma ve kendinize yönelik o kadar çok inandığımız veya yanlış inandığımız şeyler vardır ki.

Yıllarca kendine güvenmeyen biri kolay aksiyon alamaz ve var olduğu eksikliğini gördüğü bir işte, ilişkide de kalabilir. Tuttuğu takımı da değiştirmez, tuttuğu partiyi de. Kör inancımızı besleyen eksik yanlış bilgi yalan iftira daha kolay kabul görür. İnanç artıkça artık akıl süzgecine gerek yoktur. Mantık, analiz hesap kitap gereksizdir. Öyledir ve kabul edilmelidir. Sorgulanmaz. Sorgulanması da özellikle istenmez.

Yeni bir bilgi, durum, kişi, gelişme, buluş sizin için tehdittir. Çünkü bazen inandığınızın öyle olmadığını görürsünüz. Ezberiniz bozulur. Bu noktada gerçeğe sarılmak büyük olgunluktur. Bunun yerine çoğunlukla ilk tepkinin kör inanca sarılmak olması gayet doğal gelir. Aksi durum size yıllardır kandırıldığınızı, yanlış bildiğinizi, işin aslının öyle olmadığını kabul etmeniz anlamına gelecektir. Yıllardır bir yalan içerisinde olduğunu düşünmek yerine yeni gerçeği göz ardı etmek bir süre daha sizi oyalar.

Bu nedenledir ki gerçeklerle doğru bilgilerle tek tek bireyleri ikna etmek zordur, inandırmak daha kolaydır. Çünkü kör inançlar çoğunlukla bireysel değildir. Sistemli şekilde oluşturulur. Size dolaylı olarak neye inanmanız gerektiğini empoze edenler hazırlıklıdır. Bir inanç devrilirse hızla yerine onu ikame edecek daha güçlü bir kör inanç yaratılır. Bu değişimi iyi yönetiyorlarsa öyle devam eder. İnancın ne olduğunun önemi yoktur. Bir günde dost düşman, iyi kötü, dürüst hırsız, doğru bilinen yanlış   veya tersi olabilir. Oluşturuldukları gibi de değiştirilmesi topyekun bir karşı mücadele gerektirir ve zaman alır.

Kör kör inanma uzak olsun. Bilelim, dinleyelim, öğrenelim, değişelim.

28.05.2019

İnsanlar kapuz gibidir.

Annem der ki – İnsanlar karpuz gibidir. Uzaktan bakınca hepsi birbirine benzer. Kesersin kırmızıdır. Ancak yediğinde tadını alırsın.

Tek tip tohumla gerçekten de her karpuz birbirine benzemeye başladı. Büyüklükleri dahil her şeyleri aynı. Çocukluğumdaki yerel lezzetlerden olan sadece ortasında göbeğini yediğimiz küçük karpuzlar, kalın kabuklu uzun ince karpuzlar yok artık. Konumuz karpuz veya hyrid tohumlar değil.

Bugünlerde, insanlar botokslarla, estekliklerle, davranışlarla, benzer düşünce kalıpları ve benzer tepkilerle o kadar birbirine benzemeye başladı ki. Biraz yakından bakmak gerek sanki. Biraz daha sokulmak. Belki o zaman bazı bireysel farklılıklar görünür hale gelir. Oturup iki sohbet, bir kahve, bir iş, bir iki konuda görüş alışverişi derken mutlaka size özel, kendini iyi kötü farklılaştıran bilgiler de ortaya saçılır. İşte o zaman bireyselleşir insan ve ilişkileri.

Uzak durdukça kaybolan, yakınlaşınca artan farklılıklar. Tadına bakınca sohbetin, ilişkinin, arkadaşlığın, birlikteliğin belki beğenirsin beldi de değil.

Hayat, bireysel farklılıklarımız yok olmadan farklı tatları alabilme, kadınların deyimiyle kombinleme sanatıdır belki de.

Bir olalım, cem olalım ama farklı farklı olalım.

Hasan’ın Tuzu Değil Fatma’nın Tuzu

Zamanın birinde köylük yerde herkes evindeki tuzunu uzak dağlardan kayalardan toplar evine getirir kullanırmış. Hasan’da evde tuz bittiğinde alır çuvalını gider dağdaki kaya tuzlarından taşıyabileceği kadarını toplar sırtına vurur çuvalı getirirmiş.  Hasan’ın eşi Fatma da Hasan tuzu getirince bol bol komşularına dağıtırmış. Getirilen tuz da çabuk bitermiş.

Bu defa tuz bittiğinde Hasan hasta imiş ve Fatma almış çuvalı kayalıklara gitmiş. Gitmiş ama saatlerce uğraşıp kan ter içinde sırtında az bir tuz ile geri dönmüş. Fatma’nın döndüğünü tuzun geldiğini gören komşuları da hemen Fatma’nın etrafını sarmış, tuz istemişler. Yorgun ter içindeki Fatma komşularına “– Bu Hasan’ın tuzu değil Fatma’nın tuzu. Dirhem yok. Hadi gidin”. demiş.

Mesel bu işte. Kendi alın terin olunca hem daha değerli olur hem de çarçur edilmez. Emek değeri yaratandır. İster sevgi ister iş, ister aş verdiğimiz emek ona yüklediğimiz değeri de büyük ölçüde belirler. Asıl olan kendi tuzumuzla kavrulmak, kendi ateşimizle yanmaktır.

16.05.2019

Şarap Tadımı ve Yaşamın Tadı

Arada şarap tadımlarından bir iki şey paylaşıyorum. Seçici içiciyim. Şarabın “hakkını vererek” değil en azından akil kişiler tarafından “hakkı verilen” şarapları içmeye çalışıyorum arada. Bu kalan ömür için yapılacak en keyifli şeylerden birisi belki de. Malum güzel bir söz var kim söylemiş hatırlamıyorum, ‘hayat kötü şarap içmek için oldukça kısadır’.

Şarap tadımında bazen yakın yıllarda üretilen bir üzümün farklı coğrafyalarda, topraklarda, üretici elinde nasıl sonuç verdiğine bakılır. Bir çeşit yatay taramadır üzüm için, teknik deyimiyle ‘yatay tadım.’.

Bazen de bir üzümün, bir üreticide yıllar içerisindeki gelişimine bakılır. Şarabın yıllar içerisindeki gelişimine yıllanma potansiyeline, yılların aldığı verdiğine bakılır. Dikine iniştir bu yılların gerisine doğru. Yine teknik deyimiyle ‘dikey tadım’.

Ya da tüm marka, bölge, üzüm, üretici vb. tüm ön yargılardan bilgilerden uzak, örtülü bir şişeden bardakta sunulan şaraplar tadılır. Bu kez sadece şarabın size hissettirdikleri, damakta bıraktıkları, kokusu, rengi, dengesi yani kendisi ön plandadır. Ön yargınız, üzüm ve üretici hakkında önceden bildiğiniz notlar yoktur. Kör kör tadarsınız. Bakarsınız sonuç bazen sürprizli olur. Ummadığınız şaraplar aynı kalitede görülebilir ve daha ucuz bir şarap markalı olanı sollamıştır sizin nazarınızda.

Hayatın kendisi bir çeşit şarap tadımı gibidir. Bazen olay aynı olsa da her birimizi farklı etkiler. Kimimiz üzülürken kimimiz sevinir, kimi travma geçirirken kimi adrenalin depolar. Bazen bizi hüngür hüngür ağlatan bir durum, başkasında acı bir tebessüm bırakır, anlamayız nedenini. Yaşadıklarımız, algılarımız, eğitimimiz, çevremiz, yediğimiz içtiğimiz, soluğumuz farklıdır. Sohbet ettiğimiz insanlar, alışkanlıklarımız farklıdır. Bir çeşit yatay tadımıdır bir olayın bu. Bir olayın kimi nasıl etkilediğini gözlemlemek.

Bazen de bir olayın üzerinden yıllar geçmiştir. Yaşadıklarımız ile yeniden şekillenmiş yeni olaylarla yüzleşmişizdir. Olayın yaşandığı andaki ağırlığı ya kaybolmuş ya da bilinçaltına atarak kurtulmuşuzdur. Zaman her şeyin ilacı derler ya belki de ondandır. Zamanın kendisi değişimin baş nedenidir. Bir olayın yıllar içinde bize kattığı, bizden aldığı, hayatımızı nasıl şekillendirdiği, bizde bıraktığı duyguların yıllar içindeki gelişimi biraz dikey tadım olabilir mi diye düşünmüşümdür. Oturup kendi yaşantımızı gözden geçirdiğimizde zamanında bizi sevinç veya üzüntüden sarsan ne çok şey yaşamışızdır kim bilir. Peki neler oldu geçen yıllarda? Bir tadına bakmak gerekmez mi?

Bazen bırakırız düşüncelerimizi… Serbest çağrışım ile farklı zamanlardan farklı anılar gelir. Düşünceler bazen yıllar öncesine, bazen düne, bazen unutulmuş zamanlardaki anılar peşinde koşar. Bir anıdan bir düşünceden diğerine serbestçe dolaşırız. Her anı, her gelen düşünce bizde farklı duyguları açığa çıkarır, farklı etkiler. Onları tekrar yaşamak veya düşünmek anılarımızı canlandırır, güzelleştirir.  Yeni yaşanmışlıklar ile belki anlamını değiştirir. Bunu da biraz serbest tadım gibi yorumladım. Yoksa kör tadım mı demek gerek. Oysa kör tadımda önyargılarımız, bizi engelleyen savunma mekanizmalarımız, birikmiş öfkemiz veya gözü kör eden aşklar yoktur. Olay olaydır, gerçeklik ile baş başasınızdır. Geçmişten getirdiğiniz, ona ilişkin ne anılar vardır ne de yeni bilgiler. Sadece yeni bir şey ile karşı karşıyasınızdır. Gerçekten öyle mi olur?

 

Her yeni yine size eskilerden çağrışımlar yaratır. Sonra bir bakarsınız bir olay, bir kişi, bir durum için benzer tepkiler ortaya çıkıyor. Hiç farkında olmadan bir şeyler bilinçaltınızdaki bazı unutulmuşluklarla etkileşim içerisinde sizi yönlendirmiştir. Bilinmez unutulmuş geçmişin etkisinde kalırsınız. Gerçeklikten uzaklaşınca yine aynı tepki, yine aynı yorum, yine aynı sonuç, aynı değerlendirme olacaktır. Bu kez önyargınız değildir sizi yanlılaştıran. Şimdi önceden oluşmuş, sizin bile bilmediğiniz bilinç dışı yargınız size rehberlik eder.  Burada farkındalık yoktur. Gördüğünüz bir göz, bakış, ses, gülüş eskilerden birini hatırlattığı için sempatik bulursunuz belki birini. Bir olayda duyduğunuz bir haber travmalarınızı tetikler. Size soru soran, emir veren kim bilir geçmişte hangi otoriter bir figürdür.

O nedenledir ki her nefes alışımızda biz değişiriz, dünya değişir. Hem olayların etkisi hem yaşadıklarımız hem de biz değişiriz. Neredeyse her nefes alışımızda hayat yeniden başlar. Size yeni şeyler getirir. Sonsuz seçenekler sunar. Yeni yepyeni bir yaşam sunar. İnanmıyorsanız bir iki dakika nefesinizi tutun. Tutamıyorsanız aldığınız her nefesin kıymetini bilin, güzel şeyler yapın, güzel şeyler düşünün, güzel insanlarla birlikte olun. Ve en önemlisi güzel şaraplar için.

Keyifle kalın.

22.04.2019

Hızlı Yavaşlamak; Zamanı Bükebilme Sanatı

Yavaşlama ne demek diye zaman zaman düşünüyorum. Benim için ne anlama geliyor ve ben yavaşlamak istiyorum diye kendime ne söylüyorum? Hatta ben yavaşlamak, sadeleşmek istiyorum derken daha çok şey yaptığımı ve fazla aktivite içinde olduğumu görüyorum. Dışarıdan bakan biri için “Ooo! senin yavaşlamak dediğin bu ise…” diye başlayan bir çok geri bildirimler alıyorum. Mutlaka bu geri bildirimlerin hepsi bir şeyler söylüyor.

Yavaşlamadan kastettiğim zamanı bireysel olarak bükebilme sanatı. Dolaysıyla herkesin sahip olduğu özgür, açık, sade ve eşit bir “zaman”ın içerisinde bireysel yol alış hikayemiz. Yavaşlamak veya hızlanmakta bu yol alış şekli ile ilgili gibi. Nereye ne kadar hızla gideceğin..

Nereye gitmek istediğimiz de bizim kısmen bildiğimiz, zaman içerisinde değişen bir şey. Ne kadar çok gitmek istediğimiz ulaşmak istediğimiz şeyi biliyorsak ona doğru atılan her adım bizi o kadar hedefe götürür. Bilmiyorsak da zaten hızlı veya yavaş gitmek hiç önemli değil. Nereye gitmek istediğimiz de bir nokta bir kesin durum tanımlanmış bir şeyden daha farklı. Daha çok bir olma hali; tanımlanan, açıklanan, net çizgileri olan bir şey değil. Bizimle birlikte evrilen, farkındalık artıkça netleşen, değişimin içerisinde değişimin kendisi gibi..

Bir anlamda nereye gitmek istediğimiz bir süreç aslında ne istediğimiz? Bu süreci yavaşlayarak gitmek ne anlama geliyor peki? Hızlı gitsek, biran önce varsak, hızla evrilsek, değişsek, istediklerimiz olsa, bir çırpıda hayat bayram olsa olmaz mı?

Bilmiyorum. İnsan yaşadıkça hem evrilir, hem sertleşir. Duygularımız, düşüncelerimiz, yargılarımız, ilişkilerimiz, anılarımız, geçmişten gelenler, geleceğin yükü olarak iskonto ettiğimiz hayallerimiz bizi öyle bağlar ki değil değişmek yol olmak bile zor olabilir. Bir kapanın içerisinde dolanıp durduğumuzu hissederiz hep. İlerlermiş gibi oluruz ama akan zaman içerisinde bazen küçük, bazen büyük bir kafes sarar etrafımızı. Bazen sınırlar açık, net; bazen de görünmez, bazıları da bilinç altımızda.. Bütünü bizi  şekillendirir, sınırlandırır, yönlendirir ve bizim dışımızda bir bir yön belirler. Biz kendi yolumuz diye belki o yolda ilerleriz.

Yavaşlama burada devreye giriyor sanırım. Kastettiğim de durup düşünmek biraz. Sınırlarımızı gözlemlemek, tekrarlayan davranışlarımızı, ilişkilerimizi, iyi kötü alışkanlıklarımızı, taktığımız maskeleri, açıkladığımız açıklamadığımız veya unuttuğumuz duygularımızı, öfkemizi, sevgimizi örneğin. Ya da hasır altı edilenleri, ne için çalıştığımız, neye değer verdiğimizi, kimi neden sevdiğimizi, bizi neyin korkuttuğunu, gerçekten korkulan şeylerin neler olduğu?

O kadar çok şey var ki işte o bizim şu anki halimize damla damla katkıda bulunan. Hepsi bir bütün, bizi biz yapan. Bu nedenle didiklemek, parçalara ayırmak, her birini ayrı ayrı gözden geçirmek değil dediğim. Çoğunlukla hepsi birbiri ile ilintili.

Yavaşlamak biraz zamanı bükebilmek. Biraz görecelilik; Kendine doğru daha hızlı yol almak ama dışarıya karşı yavaşlayıp olan biteni daha sakin gözetlemek. Hızla geçen zamanın akışında kaçırdıklarımızı, ötelediklerimizi, küçük mutlulukları, her ne ise hızla geçerken fark edemediğimiz. Oysa her biri yaşanan an içerisinde bir değer ifade eden, bizim çok da önemsemediğimiz.

Yavaşlamak bir anlamda kendi değişim sürecine odaklanmak. Biraz bencillik gibi gelebilir. Bu kendine saygı, kendine, olma haline, yol alışına, hayallerine saygı. Kendine değer verme, özen gösterme hali. Zamanı hayallerin için daha çok harcama. Yani bir anlamda unuttuğumuz kendimize öncelik kazandırma. Bu ne zamanı ve varlığını har vurup harman savurma, sorumsuz olma ne de tümüyle kendini bir şeyler için feda etme; ikisi arasında denge. Tek başımıza mutlu iken başkalarının da varlığı ile mutluluğu yeniden keşfetme. Çocuklar, eski yeni eşler, sevgililer, aileler, arkadaşlar, vatan, millet, sakarya… Sınır genişledikçe, daha da genişledikçe kendi benliğinden, hayallerinden çok da uzaklaşma hali. Birlikte çoğalmanın mutluluğu, kendinden çok fazla ödün vermek olmamalı sanki.

Yavaşlamak işte bu noktada durup bakabilmek; “Ne oluyor” diye.. her defasında, her anda, her zaman içimizdeki soruyu tekrarlamak “Ben kimim? Ne yapmak istiyorum?  Ne yapıyorum?” ve “Bunu neden yapıyorum”. İşte neden yaptığımız tüm sürecin kendisini yönlendiren belki de en önemli unsur. Çünkü neden yaptığımız çoğunlukla bilinmez iken bir sonraki yapacaklarımızı da şekillendiriyor. Nedeni bazen hayatın anlamı da olabilir, bizim için ya da bize dikte edilen, bir süre sonra unuttuğumuz veri olarak kabul ettiğimiz koşulsuz uyduğumuz alıştığımız bir şey de. Yıllarca oynanan bir tiyatro oyunu gibi artık o rol mü yoksa hayat bizatihi o oynanan rolün kendisi mi?

Yavaşlamak biraz kendimizle barışık olmak, kendimizi çok da eleştirmemeyi içerir. Hız, akan zamanda yetişememek, eksik kalmak, yetmemek, telaş varken; yavaşlama, kendi içerisinde sakinlik, huzur, barışıklık, olma hali, yolda olma durumunu içerir.

Yavaşlama bu açıdan tembellik, boş vermişlik, TV önünde uyuya kalma, ölü toprağı serilme, bir golü onlarca kere izleme veya yıllarca yaptığını aynen tekrar edip hayatın değişik olacağını umma, sızlanma, mutlu olmak için sürekli bir şeyler bekleme değil.

Yavaşlamak; aktif bir sakinlik içerir, kendi içerisinde. Kendi isteklerin kendi hayallerin için bir yoğunlaşma, güçlü bir enerji yaratır. Ayrıca, kendi alanımızı güçlendirme, sınırlarını belirleme, iç huzuru dengeleme için de yüksek emek harcanması vardır. Farkı bir yoğunluk, farklı bir hızlanmadır. Hızla yavaşlamadır. Zamanı kendi olma halin için büküp, o zaman diliminde kendi hızında yol almaktır.

Ben yavaşlamaya çalıştıkça daha çok aktivite yaptığımı, yeni sportif alanlara kaydığımı, hayatıma yeni kurslar, yeni eğitimler, yeni hobiler, yeni insanlar, yeni işler kattığımı görüyorum. Bazılarını da çıkardığımı. Bana göre yavaşlama sürecini bazen bir arkadaşıma veya başkasına anlatırken dinleyeni yoran bir hareketlilik içerebiliyor gibi gelebilir.  Başta söylediğim işte “”ooo bu senin yavaşlamış halin ise..” evet nasıl olduğunu bilmediğim zaman içerisinde beni oluşturan bir süreçte hızla yol almaktansa durup biraz yavaşlayıp mola vermek ve akıp giden zaman içerisinde kendime daha çok zaman yaratmak istemekten başka bir şey değil bu. Böyle olunca belki gerçekten sevdiklerime, istediklerime, hayallerime, en çok da “ben”e,  daha çok zaman ayırabilirim, oralarda daha hızlı yol alabilirim.

Yavaşlama; düşüncede, eylemde, beklentilerde azalma değil sadeleştirme, yer değiştirme ve dikte edilenleri değil kendi istediklerini ön plana çıkarma, anlamsızlıkları veya gürültüleri azaltma halidir. Bir çeşit susma, sessizlik halidir de denebilir. Bilmediğimiz, olma halimize doğru akış içerisinde olmak, zamanının içerisinde zamanla birlikte farkında olmaktır; açıp geçen her an’ın.

Yavaşlamak bir çeşit dinginlik huzur arayışıdır. Huzur alanınız biraz da sizi mutlu yapan şeylerin bütünüyle ilgili. Bir denge halidir huzur. Bu alanı ne kadar genişletirsek çeşitlendirirsek, mutluluğumuza huzurumuza katkı sağlayan kaynaklar ne kadar çeşitlenirse dengenin bozulması da odur. Büyük durgun bir göle atılan taş gibi; biraz halka/dalga yaratsa da gölün durgunluğu atılan küçük taşlarla bozulmaz. Günlük hayatta yavaşlama huzura odaklanma, atılan taşların yarattığı dalgalar için kaygı duymamayı öğrenmektir. Biliriz ki gelip geçicidir. Dalgayı görmek, anlamak, farkında olmak ve bunun gelip geçici olduğu bilmek, farkında olarak huzur içerisinde olmamızı sağlar.

Yavaşlama o hareketlilikleri de görmek demektir. Yoksa hızla akan zamanda duyduğumuz kaygılar bize nedensiz, anlamsız gelir. “Nereden çıktı” bu deriz. Küçük şeylere tepkilerimiz orantısız olabilir. Çok da nedenselliğe takılmadan ve hemen o an çözmek için ısrar etmeden, biraz bazen hayatı oluruna bırakmaktır.

Bu benim kendimle ilgili farkında olduğum ve en çok zorlandığım alanlardan. Farkında olduğum şeylere hemen çözüm üretmek, durumdan vazife çıkarmak, ek sorumluluk almak, analitik düşünmek ….

Dolaysıyla yavaşlarken fark ettiğimiz şeyler artacak. Bu nedenle artan şeyler bizde pişmanlık, telaş yaratırsa bu kez farklı bir anlamda tekrar hızlanmamız, yetişmemiz gereken yeni hedefler, kaçırdıklarımızın muhasebesi vs. olacaktır. Sanki bu yıllarca hayatının amacı dışında yol almış birinin bir gün yaşam navigasyon cihazıyla “şimdi beni hayatımın amacına götür” demesi ile “Yeniden rota tespit ediliyor. Hemen “u” dönüşü yap”. Karadenizlinin dediği gibi “oo dediğin çok yıl gerilerde kaldı…” Oysa hayatın her anında olduğun halden yeni yeniden rota belirleyip her yeni an’la yaşamımıza yeniden yön verebiliriz. Bu kendiliğinden olan bir süreç. Farkındalık işin hızlandırıcısı.

Tanzanya ve Kenya’da Mt. Kilimanjaro ve Mt. Kenya uzun trekking ve zirve çıkışlarında rehberlerden çok sık duyduğumuz  “pole pole”; Yavaş yavaş. Sadece yavaş yavaş değil, daha nazik, yumuşak, kolay, barışık bir sakin ilerleme hali için. Nefes nefese kalmadan dağın zirvesine ulaşmayı başarabilmek, yarıda bırakmamak için., güzellikleri ıskalamak için.

Pole pole..

2 Haziran 2018

 

Mutlu Olmak Varken…

Beni ne mutlu eder?

Sanırım hayattan öğrendiğim ve öğrenmeye devam ettiğim en önemli deneyimim “beni neyin mutlu ettiği ve nasıl mutlu olunabileceği”..

Bu bir şeyi almaktan,  çok bir şeye sahip veya birinin verebileceği şeyden çok bir çok şeyin birlikte olduğu,  mutluluk veren şeylerin hayatın her anında olduğu olma hali gibi.  Tek başına anlamlı olmayan ama bir bütünün içerisinde değer kazanan.

Bu bir uğraş olabilir, hobi olabilir, para kazandığımız iş, bir aktivite, sohbet edilen dost, okunan kitap, içilen bir yudum şarap, denizden sonra soğuk bira veya demli bir çay da olabilir.

Rüzgarın esintisi, seni ıslatan yağmur, bir dağın yamacı, bir yarışta bitiş çizgisine sağ salim gelmek, suda balığı görmek, suda balıkla yüzmek, tabakta balıkla rakı, dalından koparılmış bir meyve, bir meşe palamudunu çiğnemek acı acı, dikenler arasında böğürtlen koparmak, bir çiçeği resmetmek, bir yaprağa basınca çıkan sesi duymak, bir yavru hayvana dokunmak, ılıklığını hissetmek bir canlının, bir koca çınara sarılmak, yorulunca ıslak bir taşa oturmak mesela.

Seni düşünenlerin olması, düşündüklerim, kızım, oğlum, arkadaşlarım, geçmişteki anlar, sevenler, hatta üzenler..

Sağ olmak, sağlıklı olmak, nefes almak, ağzının tadı olması, huzur içinde olmak… olmak da olmak. Hayatımızın önemli bir kısmı “bizi ne eder veya mutlu olma” arayışı ile geçiyor. Bazen arkasından bakıyoruz geçip giden zamanın, bezen anda kalıyoruz yakalıyoruz bir ucundan, bazen sadece hayal kuruyoruz.

Bir bütünün içinde, her şeyimizle, olduğumuz halle yeterli ve ve bundan mutlu olup eğrilmek, değişmek, arayışa devam etmek, anları kovalamak hayal kurmak.. Bize mutluluk veren şeyleri artırmak, zamanımızı, emeğimizi, algımızı, ilgimizi onlara yöneltmek ve  vermediğini düşündüğümüz şeyleri azar azar azaltmak, çıkartmak hayatımızdan.

Bir “an” mutlu olmak yerine olduğumuz halle mutlu olmak, olabilmek..

10.10.2017