Yemek Yap Anda Kal

Hayatın gelgitlerinde ara ara bunaldığımız, üzüldüğümüz olur. Hem de sıkça. İyi şeyler de hep devam etmez. Kötü görünen, üzüntü veren kaygı uyandıran şeylerde biter. Kaygı artığında, gerildiğimizde, üzüldüğümüzde bireylerin tepkisi, yönetmesi farklı olur. Kim yok sayar, kimi abartır, kimi kendini eğlenceye, keyif veren şeylere verir, kimi kaçar bir şey yapar. Daha çok çalışan olduğu gibi daha çok spor yapan, kendini alış verişe veren veya anlamsız dizileri, filmleri saatlerce izleyen de olabilir. Bazen de kişi tatlıyı, yemeği abartır.

İyi şeylerden biri de alışverişe gider gibi yapıp yürüyüş yapan bir arkadaşım kahveye geldi. Gül yüzlü kızımla konuştum.

Bugün bir arkadaşım babasını kaybetti. Bir arkadaşımla hayat arkadaşının hastalığı ile ilgili konuştum. Bir başka arkadaşımın belirsizlik dolaysıyla artan kaygısının beni de etkilediğini gördüm. Ara ara ama gün için yeterli dozda üstüme üstüme geldiler.

Gün içindeki bu gelgitlerde ne yapıyorum diye gözlemleme şansım oldu.  Tepkisel davranmadım, olumsuzu düşünmedim. Her birinin ben de tetiklediği şeylere sakince uzaktan bakmaya çalıştım. Sonrasında akşam kendimi mutfakta yemek yapar buldum. Dolapta birkaç çeşit olmasına rağmen.  

Küçük dallı karalahana ve pazıları sarmak için mutfaktaydım. Eşlikçim Trt Türkü’de 30.12.2020 de yayımlanan Adile Kurt Karatepe’nin 1 saatlik enfes yadigar” programı oldu. Canlı yayını kaçırmıştım.

Yemek yapmak, malzemeleri hazırlamadan başlayan uzunca bir süreç. Benim için kısa geçen bir zaman dilimi. Telaş olmadan yapılırsa oldukça keyifli.  Her bir sarmaya dikkat etme bir çeşit moda deyimiyle “anda kalma” aktivitesi gibi. Adile Kurt Karatepe’nin hem anlatımı hem de okuduğu türküler magnılar ise ülkenin ve Azerbaycan’ın dört bir yanında ozanlar eşliğinde bir yolculuk gibiydi. Bazen bir bardak şarap da içerim, yaz ise bir bira. Keyif daha da katmerlenir. Bugün öyle yapmadım.

Zaman için de belki farkında olmadan yemek yapmayı sevmişim, sevdikçe yemek yapmışım. Bu yeni bir şey değildi. Şimdi bakıyorum da 30 yılı aşkın bir geçmişi var. Benzer bana iyi gelen doğada olmak, uzun yürüyüşler, tırmanışlar, kamp, deniz. Bugün için evimde penceremden görünen dünyamda güzel bir ağaç da keyif veriyor.

Kendi damak tadıma uygun ve malzemelerini bildiğim yemekler yapıp yemenin ikincil kazançlarını da bulmuşum sanki. Gün akşam olduğun da yarın yeni başlayacak ve yeni şeyler getirecek günü beklemekten başka ne yapabiliriz ki..

02 Ocak 2021

Karalahana Sarması

Karalahana deyince Karadeniz gelir aklıma. Karadeniz benim için birçok kez yaylalarında, fırtına deresi boyunca yaptığım tek ve grup halindeki doğa yürüyüşlerim, iki kez zirvesine çıktığım Kaçkar Dağı, erken bizi bırakıp giden Kazım Koyuncu demek. Karadeniz dağlarından eriyen karlardan süzülüp damla damla çoğalarak çosan birleştikçe gürleşen akan o derelerin kıyısında oturup ayağını suya soktuğunda her şey br başka olur. O derelerin kıyısında olmamış, suyun sesini dinlememiş, onunla birlikte çoşmamış isen derelerin akmasına engel olan, coşkusunu azaltan kurutan, yok eden HES’lerin varlığı sadece haber gibi gelir. Karadeniz’i o kadar severim ki her yıl aynı yaylara gidelim dense yine giderim. Dere yanlarında yol boyunca  biten yabani fındıklardan o kadar keyif almışımdır ki “finduk” için çok sayıda dörtlüklerden oluşan güzellemelerim var. Belki bir gün paylaşırım.

Karalahana Karadeniz ile özdeşleşse de yurdun her yerinde yetişiyor. Oldukça besin değeri oldukça yüksek. Çiğ olarak kullanılsa da ben hep sarma ve çorbalarda kullanıyorum. Bugüne kadar değişik içlerle sarmasını yaptım. Bol bol da çorbalarda kullanırım. En kolay olanın tarifini paylaşmak istedim.

Yaklaşık bir demet karalahanadan bir pilav tenceresine tek sıra yetecek kadar sarma çıkabiliyor. İç malzeme olarak ben az pirin, kıyma (genelde az koyun ve dana karışık), bol soğan, kırmızı kapya biber, yeşilbiber, dereotu, nane, maydanoz, sarımsak, bir tatlı kaşığı salça, mevsiminde ise bir rende domates de olabilir,  kendi üretimimiz seferi zeytinyağı. Ekleme serbest. Bir demet karalahana için 150-200 gram kıyma yeterli. Ben bir defasında kıyma yerine temizlenmiş kılçıksız hamsiyi iki bıçak ile kıyma gibi yapıp kullanmıştım. O da şahane bir iç olmuştu.

Yaprakları sararken ben köklerinin bir kısmını sarma üzerinde tutuyorum. Bu şekilde kesilmiş yaprakları sonra kısa süreliğine sıcak su içerisinde bekletiyorum ki yumuşasınlar.

Kestiğim diğer köklerle de tencere altına yatak yapıyorum. Bu hem o köklerin de pişmesine ve yemeğin bir parçası olmasına katkı sağlıyor hem de tencerenin olası bir tutma halini engelliyor.

Sarma işleminde kökün dışarda kalması için yanlamasına sarıyorum. Yaprağın izlerinin olduğu pürüzlü kısma içe gelecek şekilde malzemeden yeterli kadara koyuyorum.

Her bir sarmayı usulca tenceredeki yerlerine yerleştirip sarmaları geçecek şekilde ve usulca tencereye yerleştiriyorum. Ben genelde kaynara çıktıktan sonra ağzı açık pişiririm. Orta ateşte 20 dk da pişer. Arada kontrol etmekte fayda var tabii.

Bu da tabaktaki hali. Ben tabağa koyduğum miktar kadar saplarından tutup 4-5 tanesini hemen oracıkta yerim. Tabiki yanına ev yağımı bir yoğurt varsa harika olur. Renkli havuçlar, renkli turplar da iyi gider. Serde Urfalılık var. İllaki acı biber olacak.

Afiyet olsun.

7.12.2020

Çalı Fasulyesi Dolması

Arada yeni yemekler deniyorum. İşim olmadığından değil demeyi iş edindiğimden keyif aldığımdan belki. Bu yıl birkaç kez yaptığım “Çalı Fasulyesi Dolması” da bunlardan biri. Geçenlerde yaptığım bu yemeğin tarifini paylaşayım istedim.

Başlangıcı da ilginç. Karantina döneminde küçük evimin eskiden kapatılmış balkon şimdilerde çalışma ofisim olan köşesinde saksılarda değişik bitkileri yetiştirmek, onların büyümesine tanıklık etmek istiyordum. Sarımsak, soğan, mercimek, ,biber, nohut, yeşil fasulye, hatta patates… Her gün bakıyordum. Soğan ve sarımsaktan iyi verim aldım. Biber den az. Patates, nohut ve mercimek olmadı. Ama fasulye bir gün bir adet verdi. Ben de aile whatsapp grubuna yazdım “Bu fasulyeyi ne yapayım?” diye. Turşu kur, zeytinyağlı yap, kurut, yemekten pek anlamadığını düşündüğüm ABD’deki kardeşim ise dolmasını yap dedi. Fikir ondan çıktı yani. Ben de fikri kaptım.

İç malzeme kısmen klasik. Sarma dolma içi gibi. Az pirinç, soğan, sarımsak, yeşilbiber, kırmızı kapya biber maydanoz, dereotu, nane, bir domates, kendi üretimimiz seferi zeytinyağı.

Kendi ellerimle seçtiğim mümkünse düz ve büyük çalı fasulyelerini temizledikten sonra önce ortadan ikiye kestim. Sonra da yandan kalın olan tarafından yardım.

Pilav tenceresine dizme işinde biraz dikkat gerektiriyor. Elimde ölçülümüymüş ki malzemeler tam yeterli geldi. Siz yaparken tencerede eksik kalan kısım artan malzeme vs olduğunda doğan, patates ve biber doldurup koyabilirsiniz boş kısımlara.

This image has an empty alt attribute; its file name is 20200704_170013.jpg

Eskiden yemekler kaynarken dağılmasın diye derelerden toplanan çok ince taşlar evlerde mutfaklarda olurdu. Ben o taşlar yerine büyükçe bir servis tabağını koydum.

Tabağa gelecek kadar su koyun. Tencerenin durumuna ateşe göre gerektiğinde az su takviyesi için sıcak suyunuz bir yerde olsun. Fazla geliyor ise bir süre sonra kapağını açık olarak pişirebilirsiniz. Fasulyeler daha da yeşil olur. Dibini tutturmayın, az sudan zarar gelmez.

20-25 dk kadar kaynara çıktıktan sonra orta ateşte pişti. Ben azıcık diri severim. Siz kendi damak zevkinize göre etler pişince fasulyenin pişmişlik düzeyini ayarlarsınız. Alıp hemen yaparsanız daha kolay pişer daha lezzetli olur.

This image has an empty alt attribute; its file name is 20200704_174647-1.jpg

Bu da servis tabağındaki hali. Ben ayrıca yanına kendi yaptığım yoğurttan da koymuştum. Elle de tane tane alınıp yenebilir bir pozisyonda idi.

Halen sezon dışı ama sera çalı fasulyeleri var.

Sonraki yemek tariflerinde denediğim veya sevdiğim dolma ve sarma çeşitlerini ve tabii başka pratik yemekleri de paylaşmayı düşünüyorum.

Sevgiyle dostlukla afiyetle kalın.

4.12.2020

Not: İlk paylaşımım Instagram hikayelerde olmuştu.

Kızımla Haller (3): “Hiçbir Şey” Yok

“Hiçbir şey” veya “hiçbir şey yok” diye duyduğumda kızımla çocukluk döneminde oynadığımız bir oyun aklıma gelir. “Ne yemek istiyorsun” diye sorduğumda bazen “Hiçbir şey” derdi. Ben de ona sanki tabakta hiçbir şey isimli bir yemek varmış gibi yapardım, kaşık kaşık verirdim. O da hiç bir şeyi yermiş gibi yapardı. Ağzına hiçbir şey gelmezdi, hiçbir tat almazdı ve hiç hoşuna gitmezdi.

Sonra bana derdi ki “Bana bir şeyli yemek ver. Bu hiç bir şey, hiç bir şeye benzemiyor. Sevmedim”.

Bazen sorarsınız neyin var? Sorun ne? Veya ülkede, şirkette, evlilikte, ilişkide sorunlar nedir? Yanıt genellikle “Hiçbir şey, sorun yok”. Özellikle sorunu görmek ve çözmek istemeyen yok sayarak belki ondan kurtulacağını sanır. Daha inkar aşamasındadır.

Hayatımızın ne kadar “ya var ya yok”, “ya sev ya terk et”, “ya sorunumuz yok ya batmışız”, ” ya 1 ya da 0″ modunda olduğunu, bunun tarz halinde geldiğini görür gibi oluyorum. Oysa hayatta siyah ve beyaz arasında farklı tonlar, 1 ve 0 (sıfır) aralığında sayılar, yüzdeler; hayatta küçük ve büyük sorunlarımız vardır.

İşte bu noktada eğer sorunların olabileceğini kabul edersek, onları çözebilmek için bir umut olur. Görmek varlığını kabul etmek bile çözümün ilk adımı olabilir. Ama “Hiçbir sorunumuz yok”, “hiç bir problemimiz yok”, “o sorun dediğiniz şey ile ilgilenmiyorum”, “hiçbir şeye gerek yok” dediğimizde bilincimiz, ne bu konuya odaklanacak ne de çözüm üretmek için çaba harcayacak.

Bunu söyleyen değerli büyüklerimiz bizleri yönetenler ise onlar demek ki ülkeyi güllük gülistanlık sayıyor ve ekonomide, siyasette, hukukta hiçbir sorun görmüyorlar. Ülke olarak hem şahlanıyoruz aynı gün dipten çıkmak seferberlik ilan edebiliyoruz. Sorun olmadığı kabul edilince bir kez çözmek istedikleri herhangi bir şey de kalmıyor geriye. Bunu “çözüm üretmek için çaba harcayacakları bir şey de yok” diye mi anlamak gerekir.

Ya da ilişkilerde insan kendisi ile bile her zaman barışık değilken ikili ilişkilerde arada çatışma noktalarının olmaması normal mi? Daha başlarda ortaya çıkan küçük sorunları öteleyerek mikro travmaların oluşmasına katkı sağlamak yerine o sorunlarla zamanında yüzleşsek olmaz mı? “Hiçbir sorun yok” deyip etrafa gülücükler dağıtırken maskemiz ne güzel olur. “Dışarısı el bakar, içi beni yakar” misali yürek kan ağlarken “hiçbir şey yok” demek ne derece yararlı.

Hata yapmaktan, yanlış bir şey olmasından, eksiklikten, becerememiş olmamızdan, tam ve sorunsuz olmamaktan korkmamak gerek belki. Sorunların olması bizi beceriksiz, değersiz başarısız kılmaz.

Geçmişteki sorunlara çözüm üretirken ki kaynaklarımıza odaklanmak gerek. Bizdeki gücü tekrar çıkarıp şu an karşılaştığımız olan sorun olan “bir şey”leri çözmek için pekâlâ kullanabiliriz. O zaman “hiçbir şey yok”un, göz ardı etmenin ötelemenin bizi güçlü kılmayacağını tam tersine bir şeyleri çözebilme gücümüzün bizi güçlü kıldığını görmek iyi olabilir.

Hayatımızda var olan geçmişte başardığımız iyi şeylere odaklanıp onları fark ettiğimizde, o küçük iyi şeylerin kaldıraç etkisi bizi bunaltan diğer sorunlarımızı görmek ve çözmek için motivasyon sağlayacaktır.

Hayatımızda hata yapmak değil, ders alabilmek; sorun olması değil, olduğunda bunu çözebilmek, o yeteneğe, birikime sahip olmak daha değerli gibi.

Hadi bakalım. Yarın güneşin doğacağını ve daha çok parlayacağını bilmek bile yetmez mi?

Sevgiyle, dostlukla.

24.03.2017

Revize: 3.12.2020

Keloğlan, Padişah Kızı için Yarışma ve Sorunun Yanıtı

Geçenlerde bir arkadaşım “eskiyi çok düşünme, anılara takılma, eskiyi düşünürsen beynin zekan yeniye daha az odaklanır” dedi. Haklıydı belki. Ama bazen geçmişten gelen küçük bir anı, bir türkünün sözleri, esen bir rüzgar, okunan bir dize hem geriye hem başka bir aleme götürebiliyor kişiyi.

Geçenlerde nereden esti bilmem aklıma çocuklukta sıklıkla televizyonda izlediğim Rüştü Asyalı’nın unutulmaz tiplemesi ile Keloğlan filmlerinden bir sahne geldi. Genellikle film de Keloğlan Padişahın kızına âşık olur. Ona kavuşabilmesi için yarışmadan geçmesi yağız delikanlılarla, güçlü kuvvetli rakiplerle kapışması gerekir. Bizim fakir Anadolu çocuğu Keloğlan da bir şekilde rakiplerini alt etmenin yolunu safiyane şekilde bulur.

Bu yarışmalardan birinde artık üç kişi son yarışa kalmıştır. Üç bardakta bir miktar sıvı var ve padişah üç yarışmacıya hangisinde “zehir” var diye sorar. Bilemeyenin kellesi gidecektir.

İlk iki yarışmacı birer bardağı seçer ama her ikisine de Padişah “yanlış, götürün bunu” der. Sıra Keloğlana gelmiştir.

Padişah “sen de son bardak diyeceksin bir o kaldı zaten” der. Bizim keloğlan düşünür ve üç bardağı birbirine döker sonra dolu bardağı gösterir. “Bu bardak” der ve Padişahın kızını alır.

Siz bardaktaki zehri isterseniz çözüm için gereken ilaç deyin, sorunların hallolması, dertlerin devası, çözümün kendisi deyin nasıl tanımlarsanız öyle olsun. Bizlere A mı, B mi yoksa C mi olacak diye dayatılan seçeneklerinin hiçbiri bazen tek başına sorunun yanıtı, sorunların çözümü için yeterli olmayabilir.

Tek başına iken çözüm olmayan, birlikte iken çözümün bir parçası olabilir.

Demem o ki çözümü A, B veya C’de ararsak bulamayabiliriz. Daha farklı mı bakmalıyız ne?

22 ekim 2015.

Sihirli Eller

Okumayı Cumhuriyetin ilk eğitmen/öğretmenlerinden Sefer Dedem’in köy okulundaki sınıfında öğrenmiştim. 4,5 yaşlarındaydım. En erken çocukluktan kalan güçlü bir anıdır. Dayım, Teyzem öğretmendi. Ben Gökçeada Atatürk Öğretmen Lisesi’nde yatılı okudum.

1983 yılında üniversite sınavına girerken tek tercihim vardı. Siirt Öğretmen okulu. 2 yıllık. Urfa’ya en yakın yer. Hemen para kazanacağım ve severek yapacağımı düşündüğüm bir işti. Son gün sınav öncesi tercihi değiştirdik, ağabeyim ve arkadaşlarının da önerisi ile. Sonra Malum ODTÜ’yü kazandım.

Lisede öğretmenler günü için düzenlenen yarışmada “sihirli eller” adlı kompozisyonla birinci olmuştum; Dokunduğunu farklı yapan, katkı sağlayan, değişime yol açan, karanlığa ışık tutan sihirli eller. Ancak, öğretmeleri sadece okulda ders veren anlatan meslek erbabı gibi düşünmüyorum. Bu görevi farkında olmadan yerine getiren hayatımızda bize öğretmen olan kişileri de anmak gerek.

Öğretmen ve öğrenme karşılıklılık içerir. Sen öğretirken de öğrenirken de değişirsin. Zaman zaman şimdi üniversitelerde konuk olarak katıldığım derslerde hala o birlikte bir şeyleri paylaşma heyecanını duyuyorum. Halen öğrenciyim. Haziran 2020 de Klinik Psikoloji yüksek lisansını bitirdim. Halen devam ettiğim uzun süreli 3 terapi eğitimi var. Öğrenme süreç. Öğrenmeye açık olma da önemli. Hayatın kendisi zaten iyi bir öğretmen. Bırakın ellerine. Yeni şeyler öğrenin, deneyin, bildiklerinizi paylaşın.

Sevgiyle dostlukla..

24 Kasım 2018.

revize. 24 Kasım 2020

Kızımla Haller (2): “Baba! Beee’ler Gelsin”

Kızım 3-4 yaşlarında, incecik bir gül dalıydı. Hala da öyle. Her ebeveynde bir miktar olan kaygı, bizde de vardı: Acaba az mı yiyor? Gelişimi yeterli mi? Daha çok kilo alsın diye börekler, mantılar, pilavlar da verirdik. Sonra anlaşıldı ki glütene duyarlılığı çok yüksek. Harbi harbi Çölyak. Şimdikilerin test yaptırıp “Benim 1200 m. rakımda yetişmiş dağ çileğine, horoz yumurtasına, çarkıfelek meyvesinin çekirdeğine bilmem neye duyarlılığım yüksekmiş” tarzı bir duyarlılık değil. Bizim ona her verdiğimiz, yemesini istediğimiz unlu besinler meğerse bünyesinin reddettiği, hatta diğer gıdaların besin değerinden çalan, zarar veren, kızımın bir şekilde farkında olup istemediği şeylermiş.

Ben o zamanlarda da bol bol yemekler yapardım. En büyük eğlencelerden biri de kızımla birlikte yemek yemek olurdu. O günlerde tablet, akıllı telefon yoktu. TV önünde reklam izleterek yemek yedirmek de aklımıza gelmedi. Şimdikiler kadar “zeki” değildik. Ben de yemek süreci için çeşitli yöntemler, oyunlar geliştirmiştim. Bu onlardan biri. 

Yemek yerken biraz iştahsızsa, o gün az yiyecek gibiyse sol elimin parmakları parmakları yüksek ve kötü bir sesle “Beeeeeğğ” diye bağırarak masaya gelir, “güzel yemek kokusu aldık, açız” derlerdi. Yemekleri koklar, içindekileri tahmin etmeye çalışır ve canları çekerdi. O sol elin parmakları bağırır, durmadan kızımı rahatsız ederdi. “Beee”leri susturmanın yolu onlara birer kaşık yemek vermek, karınlarını doyurmaktı. Kızım “Beee”leyen her bir parmağa birer kaşık yemek verir, onların yerine yerdi. “Beee”ler yemekten aldığı kokuları, lezzeti, yemeğin kendilerine nasıl yararlı olacağını söyler ve kızıma onlara yemek verdiği için teşekkür ederlerdi. Bazen başparmak ve orta parmak iki kaşık isterdi; biri uzun boylu, biri de tombul olduğu için. Kızım, onlarla sohbet ederek, onların yerine kaşık kaşık yer, tabaktaki yemek de böylece azalırdı. 

Bazı günler öyle olurdu ki kızım yemeği bitiremeyeceğini anlar ama yemek de isterse, belki de biraz oyun olsun diye “Baba! Beee’ler gelsin” derdi. Kısa zamanda yediğine ve miktarına daha az karışır olduk. 

Zaman içinde onun yemeklere ilgisi arttı. Bugün, biraz da yüksek glüten duyarlılığı dolayısıyla ne yediğine dikkat etmesi gerektiğinden, mutfakta gayet güzel şeyler yapıyor. En son glütensiz künefe yapmıştı. Şaştım kaldım. Serde, köklerde hiç görmese bile Urfalılık da var. 

O günlerde yemek yaparken arada ondan destek isterdim. Destek almak, bazı basit kesme, yıkama, karıştırma işlemlerini veya kontrolleri onunla birlikte yapmak, yemeğe emek vermesi, katkısının olması önemliydi. Öyle olunca daha çok seviyor, ilgileniyor, yiyor ve kendini daha da değerli hissediyordu. Ayrıca birlikte çok güzel zaman geçiriyorduk. 

Hayatımızın birçok evresinde farklı zamanlarda yapmamız gereken şeyler olduğunu görürüz. Hayat bize iyi kötü çok şey sunar. Önümüze konan tabağı bitirmenin, sağlıklı beslenmenin, yeterli gıda almanın önemini biliriz. Daha aktif bir yaşam, daha hareketli olmak, spor yapmak, doğada olmak ve benzeri değişik şeylerin bize iyi geldiğini görür, fark ederiz. Yapmamamız gerekenleri de az çok biliriz. Alışkanlıklarımızın bazılarını değiştirmemiz gerekir. Çok tatlı ve unlu şeyler yiyor, sigara içiyor olabiliriz. Belki de belirlediğimiz hedefler için yeterli gayret göstermiyoruzdur. Niyet yerinde olsa da her durumda karar alıp yeterli enerjiyi kendimizde bulamayız. Ya ötelenir ya yapmamak için mazeretler bulunur, savunmalar geliştirilir. Sonuçta sürekli suçlu hissederiz kendimizi; iradesiz, yetersiz, kararsız. Belki de kendimize eleştirimiz artar ve kendimizden memnun olmaz beğenmeyiz bir süre sonra. Biz kendimizi beğenmediğimiz için bizi de beğenen olmaz. 

O durumda belki ihtiyacımız olan “Beee”lerin gelmesidir. Onlar gelince biliriz ki onların yardımı ile neşe içinde daha kolay hallolacak birçok şey. Bu “Beee”ler bazen en yakın arkadaşlarımız, bazen işle ilgili üstatlarımız, bazen ailemiz, sevdiğimiz yakınızdaki biri olabilir. Bazen de profesyonel destek alırız. Beee’lerin gelmesi için illa açlıktan ölmeye gerek yok. Zamanında paylaşılan her ne sorun ve konu ise çözüm de o kadar kolay olur. Beee’ler, bir ritüel gibi bizim de belki kendi başımıza yetersiz kalacağımızı fark ettiğimiz anda destek almaktan yardım istemekten ürkmememiz gerekir. Genellikle destek veren, başkalarına empati ile destek olan zor günlerde birilerinin yanında olanlar aynı ölçüde almayı ve istemeyi geliştirememiş olurlar. En çok destek olan bazen en çok desteğe ihtiyacı olan olabilir.

Orada kendimize “beee”lerin gelmesi için izin vermemiz, bunu kabul etmemiz açık olmamız iyi gelecektir.

Sahi siz “beee”ler gelsin der misiniz? “Garip başa bir hal gelse zamanda” orada “beee”leriniz var mı?

Sevgiyle, dostlukla, her ne yolun yolcusu iseniz yolunuzda yoldaşlarınız olsun.

2 Temmuzlar Olur mu? Olur.

2 Temmuz 1993’de Sivas’ta, 10 binin üzerinde bir kalabalık; Cuma namazı sonrası gittikçe artarak Madımak Oteline gittiler. O gün oteli ve içindekileri insanları yaktıktan sonra huşu içerisinde, burunları bile kanamadan evlerine gidip, haberleri izlediler. Protesto edip insanları/kafirleri katlettikleri için belki sevap işleyip cennete gideceklerini düşündüler, onun hayali kurdular. Oturup TV izlediler, yemek yediler, çekirdek çitlediler, eşlerini, çocuklarını, torunlarını sevdiler.

Onların çocukları büyüdü. O babanın, amcanın, dedenin, annenin çocukları, onlarca yıldır yaşamaya devam ediyor ve belki onların da çocukları oldu. Belki babam/dedem ne yapardı gençlikte diye düşünüyorlardır. Belki de torunlarının başını okşayarak  “Hiç unutmam bir gün Aziz Nesin’in adını bile unuttuğum bir kitabını protesto etmek için, bir Cuma namazı sonrası toplanıp Madımak oteli yakmıştık. Kafirleri bu dünyada ateşe atmıştık. 33’ünü yakarak öldürdük. Bir grup elimizden kaçmıştı” diye anılarını anlatıyorlardır.

Bugün devlet büyüklerimizin resminin olduğu gazetenin üzerine bassan, alimallah hele bir de kazayla mangalı tutuşturmak için yaksan, daha çok ceza alırsın. O gün insan yakanlar ceza almadı. Bugün de yakmaya katletmeye teşebbüs edenler, demeç verenler, plan yapanlar almıyor. Değişen bir şey yok yani. Konu devletsel/kültürel bir bakış açısı. Bir parti, iktidar veya grupla ilgili değil. Sadece yakanları, katledenleri koruyup kollama düzeyi değişiyor.

Geçmişimizle yüzleşmedikten sonra geçmiş, kendini tekrar tekrar yeni olaylarla hatırlatır bize. “Bu son olsun” artık desek de yeniden, yine çıkar karşımıza. Şaşırıp kalıyoruz nasıl bu devirde bu tür varlıklar olabiliyor. O varlıklar ki Sivas’taki oteli yakan ve izleyen on binlerin, 1979’da Maraş’ta çarpı ile işaretlediği evlerdeki insanları/komşularını, 3 gün boyunca parçalayanların, katledenlerin, seyirci kalanların, çoğalarak bugüne gelen kendileri, eşleri, çocukları, torunları, dostları, akrabaları, arkadaşları ve onların seçtikleri yöneticiler değil mi?

Katliam başka bir şey. Bir arkadaşım o zaman, 1993’de “Aaa! Geçen gün de 33 kişi trafik kazasında ölmüştü” demişti. Nasıl dost olabilir, arkadaş kalabilirsin böyle düşünen biri ile? Gönül telin birlikte tınlar mı? Güzelliği beş para eder mi?

Nasıl bir toplumsal travmadır, hem yakan hem yakılanlar için. Biri Sivaslıyım dediğinde ürkerim. Genelde ilçeleri ile söylenir çünkü. Bazen hinliğim tutar sorarım; “Yakanlardan mı, yananlardan mısın” diye? Ayrımcılık değil, insanlık safında mısın, değil misin sorusu belki?

Bunu sormamıza gerek kalmayan günler görelim.

Birlikte güzel günlere, umuda, sevgiye, barışa, huzura sürelim gemilerimizi; maviliklere yelken açalım.

Bu son olsun.

2 Temmuz 2019

2 Temmuz 2020 (revize)

Finansal Travma ve Bireysel Yatırım Terapisi

Bireyler finansal okuryazar olsa yatırım araçlarını tanısa, biraz faiz, bir analiz bilse ne iyi olur değil mi? Piyasalarda yatırımlar daha optimal yapılır, her birey de beklentisine uygun daha iyi kazanç sağlar. Pek de öyle olmuyor sanki. Yatırım kararları birey bazında finansal okuryazar da olsa kör cahil de olsa daha farklı şeylerin etkisinde kalabiliyor. Davranışsal iktisadın konusunda giren ve oldukça önemli yatırım kararlarını etkileyen faktörler var. Ben biraz “finansal travma” diye tanımladığım konuya değinmek istiyorum.

Finansal travma bireyin yatırım kararı verirken bir yatırım aracı ile ilgili kendisinin veya yakınında gözlemlediği duyduğu ve hayatında önemli etki eden ve çoğunlukla bunun etkisini fark etmediği büyük olaylar kayıp veya kazançlardan bahsediyorum. Genellikle de kayıplardan.

Psikolojide her birey özeldir. Hayatın her alanında aslında bu biricik olma hali vardır.  Her birinin yaşanmışlıkları, hayattan aldıkları etkilenmişlikleri ve dolaysıyla da küçük büyük yaşam olayları karşısındaki deneyimleri travmaları farklıdır. Geçmişten getirdikleri, bugünden biriktirdikleri de öznel varlığını oluşturur. O farklılıklar ve birikimler nedeniyle her semptom her davranış kişiye özeldir. Aynı olaya bireysel tepkilerimiz de farklı olur. Bu tepki kısmen bilinç kısmen de bilinç dışında oluşan bir karar süreci ile ortaya çıkar.

Çoğunlukla da bir karar verdiğimizde nasıl verdiğimizi tam olarak bilmeyiz. Hele yatırım gibi konularda en mantıklı temel analizler, teknik analizler, karşılaştırmalar, grafikler, profesyonel yatırım danışmanlığı pek çalışmaz. Kişilere ne kadar nitelikli bilgi sunulsa da kararın önemli bir kısmı bilinç düzeyinde değil bilinç dışında oluşur. Belirleyici olan algılarımız, hayallerimiz, beklentilerimiz ve en önemlisi o yatırım aracına ilişkin geçmiş deneyimlerimizdir.

Bireyin yatırım kararını üç beş anket sorusuna indirgeyip bir de teknolojiyi kullanıp geçmiş yatırım hareketlerine baktığımız da çözüm oluyor mu? Makinalar bize bireyin farklılığını ne kadar anlatır? Biz ülke olarak ve birey olarak o kadar çok finansal travmalar yaşadık ki. Kalmadı mı bunların izi? Bazıları ülkenin yatırımcının tekrarlayan davranışı haline geldi. Yeni yöntemlerle aynı kurumlar, kişiler tekrar tekrar dolandırdı, yanılttı kaybettirdi.

Böyle bir ortamda siz doğru bilgi verseniz yatırımcı sizi ne kadar anlar bilinç düzeyinde ne kadar inanır? Geçmişte yaşadığı finansal acılar etkilemez mi onu. Hisse sentlerinde çok kaybetmiş veya dolduruşa gelip elindeki dolarları satmış, bilmediği piyasalarda kaldıraçlı işlem yapmış, bir koyup beş alacağını düşünmüş, parasını arkadaşına emanet etmiş birisine örneğin Eurobond deseniz, hisse deseniz duraksamaz mı? Bir konut kooperatifine girip de hayal kırıklığına uğramayan var mıdır? İmar gelecek diye satılan tarlayı alıp da yıllarca bekleyemeyen? Kredi ile ev ve dükkân alıp bunu taksitleri nasılsa kira ile öderim diyen, kiracısız dönemde değil kredi taksitini aidatları bile ödemeyenler yok mu? Hele geliri TL bazında iken kur nasılsa düşük diye döviz cinsinden borçlanıp riskini duble yapanlar son hızla duvara toslayanlara ne demeli. Şimdi bilmem ne zede mi oluyorlar bu durumda. Kurnazlıklarının bedelini bazen topluca ödediğimiz bireysel yatırımcı yığını ders alıyor mu sizce?

Kişiye sorsan az risk çok kazanç ister. Az çaba çok başarı, az emek çok verim. Olur mu? Arada rasgele olabilir. Ama çoğunluk hayatın bir dengesi olduğu gibi yatırımların da bir dengesinin olacağını unutur. Ne hep kazanç ne hep kayıp. Hayatın akışındaki iyi kötü olaylar gibi yatırımlarda da küçük hareketlilikler olduğunda her yatırımcının reaksiyonu aynı mıdır? Her yüzdelik artış veya azalış aynı şekilde mi algılanır? Ne kadar denge bozulursa o kadar sürdürülemez olur oysa. Eğer geçmiş finansal yatırım araçları ile ilişkiniz sağlıklı bir zemine kavuşmaz ise hep bir tarafa yüklenir birey hayatta olduğu gibi. Oysa sizi kısıtlayan bilinç ve bilinç dışı blokajlardan travmalardan arınırsanız daha geniş bir evrende denge oluşur. Fırsatlar seçenekler çoğalır.

Bir bireye yatırım tavsiye verirken belki sadece onun vade, risk gelir beklentisi değil bir bütünsel olarak hayatına da bakmak gerekir. Neden sadece ev alıyor? Neden en riskli hareketleri yapıyor? Neden bir takıntı halinde ve tekrarlayan yatırım hataları yapıyor? Bakmak gerekmez mi? Bilgisi mi yok, var da karar mı alamıyor? Aldığı kararlar kendinin mi? Başkasının mı? Kişinin kendi finansal hikâyesini sağlıklı bir zemine oturtmadan ona sunulan seçenekler içerisinde rasyonel bir yatırım kararı almasını bekleyebilir miyiz?

Etrafım da o kadar çok arkadaşım var ki onun beklentilerine vade yapısına nakit açısına uygun değişik seçenekler önermeme rağmen yine kendi bildiğini okuyan. Onları anlıyorum. Daha iyi anlamak için belki bireye özgü finansal terapi sürecine dahil olmaları ve onların bu geçmişteki finansal yaşanmışlıklarını öğrenmek birlikte farkındalık yaratıp onları özgürleştirmek gerek.

Finansal kararlarımızda finansal travmalarımız bize ne kadar engel? Birlikte düşünmeye değmez mi? Ne dersiniz?

Kızımla Haller (1): Önce Memmi, Sonra Nenni.

Kızım küçük tatlı bir bebişti. 2004 belki 2005 yıllarının başları idi. O yaşlarda zor uyurdu. Kucağımda salonda dans ederek, müzik dinleyerek voltalar atardım. Uykusu gelince “önce memmi, sonra nenni” derdi. Emziği ağzının hafif yan tarafı ile keyifle biraz emer, biraz oynar, sonra uyurdu. Şanslı isem uyandırmadan yatağına götürebilirdim. Uyanırsa müziğe ve “önce memmi”ye devam.

O zamanlar Kardeş Türküler’in “Hemawaz” albümü birlikte en çok dinlediklerimizdendi. “Şah-ı Merdan” da en popüler parçamızdı. Bittiğinde bazen o da mırıldanırdı; “şah, şah, şah” diye.  Tabii bir de Kıraç’ın “Kayıp Şehir” albümü de vardı; “Bana candan aşkım, diyen mi var senden başka” diye az dinlemedim. Sahi bizi karşılıksız seven kaç kişi var?

Zaman su gibi akıyor, büyüyordu ama bu emzik keyfinden de vazgeçmek niyeti yoktu. Yine onunla bir akşam keyifle sohbet ederken “Biliyor musun? Çocuklar büyüyünce emzikleri acıyormuş” dedim. O da güzel gözlerini açarak şaşkınlık ve panik içinde hemen emziğini kontrol etti. “Yok babacığım, acımamış..” diyerek emmeye devam etti. Ben de arada hatırlatmaya ve sormaya başladım;  “emziğin acımış mı?” O da her defasında “yok” derdi, biraz da üzülerek. Ben de “Daha büyümemişsin o zaman” derdim.

Birlikte bu oyunu soruları sıklaştırarak sanırım bir haftadan fazla oynadık. Baktım olacak gibi değil, aklıma acılı da olsa bir fikir geldi. Denemeye değerdi. Halis Urfa acı biberini ve bulduğum başka pul biberleri bir bardakta su ile ıslattım. Emziği de bir gün kadar içinde beklettim. “Önce memmi, sonra nenni” vaktimiz geldiğinde bu kez o acılı suda beklemiş emziği verdim. Emziği alması ile “Babaaaa! Ben büyümüşüm. Emziğim acıdı.” Diye sevinç çığlığı atması bir oldu. Daha sonra da emzik emmedi uyurken, yerini başka oyunlar aldı.   

Geçenlerde düşünürken aklıma geldi. Hayatta o kadar çok alıştığımız, bize mutluluk veren alışkanlıklarımız, konfor alanımız var ki… Başka bir alana geçmek bazen çok zor gelebiliyor. Bu benzer bir işten diğerine geçmek gibi de değil. Oysa o bile ürkütür bazen. Başka yepyeni bir ortam, yepyeni çevre, meslek, geçim kaynağı, insanlar, hayaller. Başka şehire taşınmak, belki başka ülkeye. Devletten/kurumsal şirketten ayrılıp kendi işini kurmak, şehri terk edip kırsalda köy evinde yaşamaya başlamak, uzun evlilikten sonra ayrılmak, çok iyi bir işi bırakıp tamamen başka bir meslekte çıraklıktan başlamak gibi. “Herkesin konfor alanı kendinedir” der atalarımız. O konfor alanlarının neler olduğu da kişiye göre değişir. Bazılarını biliriz. Bazılarına dokunulunca, tehdit olunca veya kaybedince anlarız.  

Burada bir düzenden dengeden yenisine geçişte belki bize yeniyi de kabul edeceğimiz, değişimi tetikleyecek bir ara dönem veya güçlü bir hızlandırıcı tetikleyiciye ihtiyaç olur. Bazen ara dönemler uzun süre de yaşanır veya fark etmeden geçiş de olur.

Korona ortamında her birimiz evlerimize kapandığımızda eski konfor alanlarımız, alışkanlıklarımız, akşam buluşmaları, belki düzenli spor alışkanlıklarımız, iş ortamı, sosyalleşme birçok şeyde değişiklikler oldu. Belki bazıları iyi ve olumlu, bazıları da olumsuz.

“Evde kal”dıkça her birimiz yeni seçenekleri daha çok düşünmeye başladık. Kaz dağlarında tarla bakma, İstanbullu için İzmir’e, Bodrum’a doğru yol alış…Sahip olduğumuz ve belki sızlandığımız işlerimizin değerini ya da gereksizliğini de fark etmiş olabiliriz. Eski düzen devam etmeyecek de nasıl evirilecek? Değişim kontrolümüzde mi olacak? Bizim öz motivasyonumuz nereden gelecek?

Bilinmeyenin ve kontrol edemediklerimizin çok olduğu bir denge. Gelecek hayallerimizi kaygılar üzerine mi yoksa geçmişteki tecrübelerimiz başarılarımız ve uyum yeteneğimizi dikkate alan başarı üzerine mi kuracağız? Korkularımızın esiri olmak ile değişimin/ belirsizliğin hazzı arasında denge nasıl olacak? Bir seçtiğimiz dünyadan bir başka sevebileceğimiz dünyaya geçiş için karantina ortamında seçenek bolluğu arasında nasıl yol alacağız? Kapının kilitleri değişmiş ise eski kilitlerle mi açmaya çalışacağız yeni dünyanın kapısını?

Asıl ürküten belki eski dünyanın hayallerini hedeflerini nasıl yenileyeceğimiz? Yeniden kendimize yol haritası çıkarmak o kadar kolay değil. Yoksa navigasyon cihazı gibi her aklımıza gelen düşünce peşinde yol alırken “rotadan çıktınız” uyarısı gelecek ve tedirgin olacağız. Duygular, bilinç bilinçaltı sürekli kapışacak. Dinamik bir denge olana, biz sakinleşene kadar belki biraz bilinmedik sokaklarda kaybolup, hatalar yapıp yeni şeyleri deneyimlemek gerek. Sezen Aksu’nun eski bir parçasında olduğu gibi “Bu gece ben bilmediğim sokaklarda kaybolmak istiyorum” diyebilmek.

Değişim için öz motivasyon şarabın ser hoşluğu mu olur, aşk mı, hırs mı, zorunluluk mu, bilinçli analizler mi bilemiyorum. Ancak bir süre sonra her birimiz bir nedenle eski hedeflerimizi hayallerimizi yenilemek için yeni bir konfor arayışı ile hayatımızda bir şeyleri değiştirmemiz gerekecek gibi.

Belki hayatımızda çok sevdiğimiz bir şeyler acıyacak ve bize eskisi kadar tat vermeyecek, vazgeçeceğiz. Şanslıysak; yeni ufuk parlak bir güneşle birlikte kendini gösterecek ya da biraz daha uğraşıp bulacağız, daha zahmetli bir geçiş için.

“Önce memmi sonra nenni”den büyümeye geçişte hepimiz belki her ne ise keyifle tutunduğumuz emziklerin acımasını bekliyoruzdur kim bilir?

21.05.2020