Daha bir fotoğrafı cep telefonunun hafızasından silemiyorsan nasıl geride bırakılır ki o anılar, insanlar, hayaller, umutlar, sevinçli anlar, burukluklar.
Bırakıp gitmek veya geride bırakmak. Hızlanıp da atılınca öne, hiç durmayıp ileri gidince geri de mi kalır her şey? Durup beklediğinde soluklandığın bir anda geride bıraktıkların gelip de yetişir mi? Geri de bırakmak nasıldır? Düşünmemek mi? Etkisinin kaybolması mı? Unutmak mı? Yok saymak mı?
Geri de bırakmak nasıl bir şey? Bir yükü artık taşımamak mı? Ya da içselleştirmek mi onu? Geçmişin karanlığına mı hapsetmek, yoksa yasını tutup helâlleşmek mi? Bir hesabı kapatmak mı? Bakiyeyi yeni güne taşımak mı?
Ya da durup beklesen olduğun yer de, anılar seni geçse, hayallerin gözünün önünde kaybolsa, umutların bulut olup dağılsa ve sen yerinde kalsan, geri de kalsan. Geri de bıraksan kendini. Öyle geri de bıraksan ki hiçbir şey kalmasa geri de senden başka…
Bıraktım dediğinde ne kopar bizden? Sen artık o değilsin dediğinde veya anılar silikleştiğinde, bir his sadece tortu şeklinde bırakılan.
Denize açılan iskeleler gibidir yürek. Her fırtınada kırılan, Her gelgiti yaşayan. Derya içindedir. Elleri kolları bağlı. Ne atabilir kendini denize, Ne bırakıp her şeyi gidebilir Ardına bakmadan. Onarılmayı bekler, Öylece kalır. Hiç usanmadan.
“Yoksulluk kaderdir” dersen bu dünya yerine öbür tarafa yatırım gerek. Tanrı demek ki seni, senin çocuklarını fakir olarak sınıyor. O zaman öbür tarafta, belki cennette rahat edersin. Bu durumda ülke kaynakları Diyanete, cami yapımına, imam hatip okullarına gitmesi de gayet normal. Bu dünyadan fayda yok bari öbür tarafı kurtarmak gerekmez mi? Çıkıp biri bağırsa veya fetva verse mesela “yoksulluk kaderdir” ve dinsel kökenli alıntılar da yapsa kimse bir şey itiraz etmez, bir şey demez. Takdir bile alır.
“Yoksulluk kader olamaz, kader değildir” dersen o zaman çözümü bu dünyada aramak gerekir. Dini inanışların yerine neden yoksul olduğunu anlama bilme ihtiyacı ortaya çıkar. Bu durumda emeğin karşılığı aramak, neden yoksulum diye sorgulamak normal hale gelir. Böyle olunca, doğal olarak da ülkenin kaynakları yatırım, istihdam, eğitim, sağlığa gidecektir. “Millet aç, yoksulluk var, askıda ekmekle geçinen var” diye biri çıkıp bağırsa sokakta muhtemelen hemen müdahale edilir, ağzı kapatılır, üç öğün yemek yesin diye mahpushaneye tıkılır belki. “Açız” diye sorgulayanların, hak arayanların sayısı artar korkusu sarar dört bir yanı.
Bugün gelinen nokta son olmasa da önemli bir yol ayrımı. Bir tarafta lüks içerisinde olup da bu zenginliklerini muhafaza etmek isteyenler ve “yoksulluk kaderdir, ne kötü ki ben zenginliğimle sınanıyorum” diyenler var. Bir de başta Diyanet olmak üzere her kanaldan geniş ve derin propaganda ile bu masalla avutulan geniş kitleler var. Ortam, sarısı bile silikleşmiş, partileştirilmiş sendikalarla dolu.
Diğer tarafta da hakça paylaşım isteyenler, ekmeğinin, alın terinin, emeğinin, insanca yaşamanın peşinde olanlar, kaderini değiştirmek isteyen ve “yoksulluk kader olamaz” diyenler var. Azınlıktalar, farkındalık az, baskı fazla ve seslerini duyuramıyorlar.
Mücadele esasta ideolojilerden bağımsız bu iki taraf arasında geçecek. Çünkü her partiden, her ideolojiden, her etnik kökenden yoksullaşanların sayısı artıyor. Bu bir ekmek kavgası, yaşama kavgası olacak. Saflar netleşecek. Ya dünyevi işler dünyada halledilecek ya da işimiz Allah’a kalacak.
“Gerekirse soğan ekmek yeriz, ekonomik kurtuluş savaşını kazanırız” demişti birileri. Haklı da. Aşık Mahsuni Şerif’in “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana, bilmem ağlasam mı ağlamasam mı” derken bunu mu anlattı bilinmez. Ancak bir kurtulma hali ve savaş hali olduğu açık. Artan yoksulluğun sorumluları tabiki kurtulmak isteyecek, hesap verme yerine helallik isteyecek. Masal anlattığı yoksullaşan kitlelere ise savaşmak için başka hedef gösterecek. Bu bazen enflasyon canavarı, dış güçler bazen de stokçular ve ürün fiyat ayarlaması yapan marketler olabilir.
Bir savaş mücadele olacak ise belki önce içimizdeki, ülkeyi daha yoksul hale getirenlerle ve bu yaklaşımlarla savaşmak gerek. Kurtuluş savaşı olacaksa önce bunun sorumlularından kurtulmak gerek. Yoksulluğu yaratan sorumlu iç güçler ile hesaplaşılsın ki varsa sorumlu dış güçlere sıra gelsin.
Haydi Vatandaş Mehmet biraz gayret, her yokuşun bir sonu var.
Bilinen bir fıkradır. Nasreddin Hoca eşeğine her gün biraz daha az yem verir. Bakar sorun yok her gün yemi biraz daha azaltır. Bu böyle devam eder. Bir sabah tekrar yem vermeye gittiğinde bakar ki eşek nalları dikmiş. “Tüh ki ne tüh! Tam açlığa alışacakken nalları dikti” der.
İş yerinde terfi zam ve takdir almayan personel bir gün patronun karşısına dikilir, ayrılıyorum der. “Kalsaydın, gelecek yıl zam yapacaktık, terfi alacaktın” der. Ancak, “yetmez ama evet”çiler gibi de değil, harbiden reddeder, tası tarağı toplar gider.
Bir ağaca bakım göstermezsen, o yaşamaya devam eder bir süre. Sonra bir bakarsın ki kurumuş artık. Kova kova su döksen de nafile. Zamanında bir damla belki daha çok işe yarardı. Geçti gitti.
Politikacı oy ister, yetki ister habire. Sandıktan eli boş dönünce “2023, olmadı 2071 de düze çıkacak, dünya lideri olacaktık. Ne oldu bu seçmene” diye hayıflanır da durur.
İlişkilerde öylesine özensiz, sevgisiz, ilgisiz olunur ki âşık bile usanır bir süre sonra. Sevmekten vazgeçer. Alır sarar sarmalar, aşkını içine atar. Nar-ı aşk ile yanar da dönüp arkasına bakmaz. Çeker gider. Bir kırık kalp bırakır ardında. Boş yere “bekleseydi belki sevecektim onu” der de durur.
Demem o ki; zamanında olacak her şey, tam olmasa da açlığa, sevgisizliğe, değersizliğe alıştırmayın. Hakkını verin. Hakkınızı alın. “Dur gitme, daha karpuz kesecektik” demeden gideni yakalayın kapıda. Güzelce, zamanında ağırlayın elinizden geldiği kadar. Kendinizi paralamayın ama gayret gösterin.
Sevgiyle dostlukla umutla kalın, umut tarafında kalın. Yarın daha güzel olacak, çünkü henüz yaşanmadı.
Sevdiğim ve çok kere kullandığım bir fıkradır. İlk nerede okudum, kimden duydum hatırlamıyorum.
İki deli bankta oturmuş, portakal yiyeceklermiş. Delilerden biri portakalı soyduktan sonra tuzlayıp tuzlayıp atıyormuş. Bir iki bu durum devam edince, diğer deli dayanamamış sormuş.
– Neden portakalları atıyorsun?-
Diğeri de
– ben tuzlu portakal sevmem ki
demiş.
Uzun yıllar kamuda çalıştım. En anlamadığım mevzuatı yapanların yapmakla sorumlu olanların getirilen yeni bir konu mantıklı bile olsa “mevzuata aykırı” demeleri ve sonrada mevzuattan şikâyetçi olmalarıydı. Mevzuat yetersiz ise değiştirme yetkisi sende. Çöz sorunu. Mevzuatı eksik yanlış yetersiz yapıp sonra bundan memnun olmama hali bir garipti vesselam. Ben elimden geldiği kadar yeni şeyler yapmaya, eski köye yeni adetler getirmeye, oyunun kuralını değiştirmeye çalıştım. Bir anlamda, etki alanımda ne varsa onlarla ilgili şikâyetçi olmadım. Portakalları tuzlamamaya, tuzlu olanı da yenebilir hale getirmeye çalıştım.
Portakalı tuzlama ve tuzlu portakal sevmeme durumunu evde, işte, planlarda, aktivitelerde her yerde, her şeyde farklı şekillerde gözlemlenebilir. Kendi ellerimizle istemeyeceğimiz sevmeyeceğimiz hale getirdiğimiz, içeriğini bozduğumuz, aslından uzaklaştırdığımız, doğasını yok ettiğimiz ve sonra beğenmediğimiz durumlardan şikâyetçi oluruz. Oysa bakmamız gereken acaba portakalı mı tuzluyoruz, biraz tuz mu katıyoruz, tuzundan arındırmaya mı çalışıyoruz.
Bir ilişkide yeteri kadar şefkat, sevgi, empati ilgi gösteriyor muyuz? Bunları azar azar kesince ilişki artık arzulanan, hoşlanılan, içinde olunmak istenen halden çıkınca kim suçlu. İlişkinin yapısı mı böyle yoksa onu biz mi bu hale getirdik? Portakal mı tuzladık yoksa.
Eskiden kaynanalar sevmedikleri gelinleri (sevdikleri olur mu?) yemek yaparken bir kaşık tuz da kendileri atarlarmış gizliden, yemek tuzlu olsun da gelin fırça yesin diye. Peki damat kendi bol bol tuz atıp da “bu yemek tuzlu olmuş ben tuzlu yemek sevmem” derse ne olacak?
Makarna, pizza, pasta yedikten sonra kilo sorunu yaşamak, ara ara diyet yapmak neyin nesidir? Dizi izleyip hareketsizlikten, zamansızlıktan şikâyet etme hali ne olacak? Ya da siyasette çözüm üretmeden hiçbir yapmadan her şeyin düzeleceğini beklemek?
Hayatımızda neleri tuzluyor ve sonra da bu tuzlu diyoruz? Belki bakmak gerek. Listelemek her birini az çok. Belki yakınınızdaki biri ile çapraz eşleşmede olur. Biri diğerinin neleri tuzladığını söyler. Dışardan bir bakış açısı ile içerden kişinin kendi gördükleri karşılaştırılır.
Sözün özü. Portakal tuzlu değildir. Tuzlu portakal sevmiyorsanız lütfen portakalı tuzlamayın derim.
Ben her ne kadar son dönemde daha çok filtre kahve içiyor olsam da çayın yeri anlamı farklıdır. Çocukluğumuzdan gelen anıların içindedir. Kanımızda çay vardır. Soframızdan muhabbetimizden eksik olmaz.
Urfa’da kaçak çay içilirdi. Yani Karadeniz’deki Rize çayı denen çay değil de Suriye’den Irak’tan gelen Seylan çayıydı makbul olan; Demlenince yaprak yaprak olan ve tadı demi farklı. Evlerde hatta Güneydoğu bölgesinde şehirlerarası otobüs duraklarında bile kaçak çay ikram edilirdi. Makbul olan oydu. Gelir düzeyine bakılmazdı. En kötüsü misafire kaçak, çay evde kahvaltı da karışık çay yapılırdı yokluk varsa.
1980 12 Eylül Darbesi ile sınırlardaki ticaret geçişler birden kesilince kaçak çay karaborsaya düştü. Bulunması zorlaştı. Bazı kamyonlar benzin depolarının içinde değişik şekillerde kaçak çayı yurda sokmaya devam ettiler. Bir süre bazen mazot kokulu çay içtik.
Çay memleketimde o kadar ruha işlemişti ki günlük hayatın ayrılmaz bir parçası idi. Çocuklar kalın, kırılmaz geniş ağızlı Suriye bardaklarında çay içerken büyükler ince belli klasik bardaklarda içerlerdi. Ev ziyaretleri çok fazlaydı o dönemler. Bir misafirliğe gidilir ve kalkış saati de yaklaşmış ise “Hanım, Hanım! Kalk çayımızı yap da içip gidelim” denirdi. Bir anlamda çay bir ritüel idi.
Bazen de eve yemeğe davet edilmişsinizdir. İzzet ikramlar harikadır. Lahmacunlar, çiğköfteler, meyveler, künefeler gece yarısına kadar yenmiştir. Ertesi gün denir ki “Uzun uzun gittik bize bir çay bile yapmadılar”. Her ne ikram edilirse edilsin çay bir anlamda eksiği tamamlayan bir özelliktedir. Çaysız olmazdı.
Ben 1988’den beri çayı şekersiz içerim. Hatta o dönem Paşabahçe’nin bugünlerde olmayan akıl almaz ince bir rakı bardağı vardı o bardakta içerdim. Sıcaklığını hissetmek, çay ile arama giren camı en aza indirmek için. Büyük bardağa bir şeker atardım. Annem bazen doldurur ve o bir şeker atıp bana getirirdi. Ben de o dersler çalışma ortamında bir şeker daha atardım farkında olmadan. Çayı artık içilemez hale gelirdi, dökerdim. Baktım olmuyor, en net tanım şekersiz (hiç mi şeker yok gibi) içmeye başladım. Çay kaliteli oldukça şekersiz daha da çayın tadını almak için ideal.
Hazine Müsteşarlığı’nda ise çay ocağı habire çay dağıtır ve asli müşterilerinden biri olurdum. Aldığım çay fişleri de çok sık tükenirdi. Ramazanda içmeyenlerin yerine de içer çay ocağı cirosuna katkı yapardım.
Şimdiler bakıyorum sabahları filtre kahve arada gün içinde belki bir iki bardak çay. Ama hafta sonu rutinlerinde yıllardır kullandığım kupa ile çay için yüksek sesle müzik dinleme büyük keyif veriyor.
Bizde çay içer misin diye sorulmaz. İkram edilen çay içilir. Çay sevgisi ve ritüelleri bence en güzel geleneklerimizden biri. Belki de siyaseten ayrışmış bu millette bizi birbirimize bağlayan ortak değerlerden birisi; Çaysamak ve çay severlik. Kısıra, dönere, dürüme, mangala, yaprak sarmaya, mercimek köfteye dayanamama da genetik kodlarımıza işlenmiş, bizi bir arada tutan ortak şeylerden bence.
Geçenlerde düşünürken (ara ara yapıyorum) hayatta bazen birilerine ne ikram edersek ne verirsek verelim karşıdaki için hep bir şey eksik kalıyor. Biz elimizdeki yüreğimizdeki bildiğimiz ne varsa sunarken karşıdaki ilişkide olduğumuz belki de hep eksik tamamlanmamış hissediyor. Bir taraftan biz “daha ne olsun” derken diğer eksik parçayı büyütüyor, olanı değersizleştiriyor belki. Aynı o ziyafet sofrasında eksik kalan çay gibi. İlişkide her şey vardı ama bir “o” yoktu. “O” nedir? Aşk mı? Cinsellik mi? Güven mi? Yakınlık mı? Sadakat mi? Huzur mu? Ortak hayaller mi? Bilinmez. Belki baştan bilinçse her şeyi ikram eden bir bardak çayı da ikram eder ya da der ki “kusura bakma taze bitti. Bende yok” der. Ya da kimse “0” nedir bilmez. Biri verdiğini düşünür, biri almayı bekler de durur.
Bariş Manço’nun çok sevdiğim bir parçası vardır.
Kız der ki; ”Alla beni pulla beni al koynuna yar”
Barış der ki
“Senin için dağlar deler yol açarım yar
Senin için denizleri kuruturum yar
Senin için gök kubbeyi yerlere çalarım yar
Saçlarına yıldızlardan taç yapayım yar
Bir nefeste güneşleri söndüreyim yar
Canım iste canım bile sana kurban yar”
Daha basit bakmak mı gerek ne hayata ne?
Bazen de artık vakti delmiştir demir almanın, kalkıp gidilecektir. Belki bir sinyal gereklidir. Sadece sizin bildiğiniz veya derinlerde bir yerde hissettiğiniz. Bir çay yapılsa da içip gidilse deriz. O çay yapılmaz veya çay yapılması talep edilmez kalırsınız, muhabbet devam eder. Ama hep bir çayın her an yapılıp misafirliğin sonlanma tehdidi vardır. Özünde kendini misafir hissettiğin bir ilişki ise o zaten bir gün bitecektir. İlla bir sinyale neden gereksinme duyulur ki?
Belki kolayımıza gelir. Kendi başımıza karar alıp kalkıp gitmek öz farkındalık, öz değer gerektirir; Ne istediğini bilmek, kendine güvenmek. Belki bir dönem çaysanır, özlenir çayın damakta bıraktığı zevk hatırlanır ama hayat devam eder.
Bazen öyle dönemler olur ki sakin kafayla hangi ilişkilerimizde, kimliklerimizde “Hanım, Hanım! Kalk, bir çay yap da içip gidelim” diyeceğimiz şeyleri fark ederiz ve yapabilecek eşiklere ulaşır, o gücü elde ederiz. Eyleme geçeriz.
Kapatın gözlerinizi, en iyisi kendi demlediğiniz çaydan bir yudum alın. Bakın bakalım içeriye. Kendinizi tedirgin, rahatsız, misafir, eksik, tamamlanmamış, değersiz hissettiğiniz hangi durumlar, ilişkiler ortamlar içerisindesiniz?
Listeleyin, not alın, yazın, sıralayın, ağırlıklandırın ya da bunu yapabilmek için destek alın.