Doğa tutkunu, organik tarım, permakültür, yüksek dağlarda yürüyüş, uzun mesafe koşucusu, açık su yüzücüsü, türkü sever, yemek yapmaktan ve yemekten hoşlanır...
Tarımla ilgiliyim. Bir dikili ağaç olsun, söyle bir tarlada yürümek, ekmek, çoğaltmak çok keyifli. Çanakkale Bayramiç’te de bu amaçla bazı girişimlerim var. Bayramiç ilçesi küçük, yeşil, şirin bir yer. Ama işi olmayanların uğramayacağı lokasyonda. Altınoluk’un daha kuzeyi deniz görmeyen kaz dağı tarafı gibi.
Oysa ben denize yakın olmayı da çok seviyorum. İşte deniz yakın olayım ama tarlalara da uzak olmayayım diye Çanakkale Assos’da birçok köyde kiralık satılık yer bakmıştım pandemi öncesinde. Emeklilik hayalleri olarak. Pandemi döneminde değerleri çok arttı, ulaşılmaz oldular. Pandemi zaten tüm hayalleri öteledi biraz.
İşte köy dolaşmalarımın birinde bir köy kahvesine uğramış çay içiyordum. Biri sordu “Nerelisin?” diye. Ben de “Urfalıyım” dedim. Yaşlıca amca “Olsun. Orası da bizim memleket” dedi. Ben bir şey demedim. Urfa’nın ilçelerinin çoğunluğu Arap ve Kürt kökenli. Hatta Siverek (ki Bucak aşiretinin yoğun olduğu yer) Zaza’dır. Merkezde Türk kökenli de var. Eskiden Ermeniler de varmış.
Bizim köy özellikli, bir köy. Halk ozanlarının çıktığı, kendine ait özel gelenek görenekleri olan bir iki benzer köyden biri. Oldukça da büyük ve şehir merkezine yakın. Urfa’da 3-4 ortaokul varken köyde de ortaokul varmış. 14 yaşıma kadar da Urfa’da yaşadım.
O yaşlı Amcaya diyemedim “Ben Urfalıyım ama Urfalılar benden değil”.
Urfa, 1980 öncesi 7 milletvekilinin 3 CHP, 3 AP bir MSP veya MHP arasında gidip geldiği bir yerdi. Sinemaları, konserleri, tiyatroları ve henüz bozulmamış gelenek ve görenekleri ile oldukça güzeldi.
Yıllar geçti dünya değişti, Urfa da değişti. Ancak başka yönde. Türkülerdeki “Karaköprü narlıktır, güzellik bir varlıktır.” kayboldu. Önce villalar, sonra apartmanlarla doldu. Çocukluğumuzda çok sık gittiğimiz komşumuzun nar bahçeleri ve deresinde yüzdüğümüz hatta balık tuttuğumuz yerler, “İnşaat ya Resulallah”, nüfus artışı ve göçün de etkisi ile hızla yok oldu.
Sonraki yıllarda “Artık Urfa’yı ben bile kurtaramam” deyip narsistik bir eda ile elimi ayağımı çektim. Arada çiğ köftemi, kebabımı yemeğe devam ettim. Sesi en kötü Urfalı olunca türkülerini dinledim bol bol.
Dağcılık, trekking dolaysıyla da Anadolu’nun çok yerine gittim. Her tarafı ayrı bir güzel, özel. Karadenizli de olabilirdim Egeli de. Bayramiç de benim mekânım, Antalya Mersin de. Hepsinde de mutlu olurum, yaşayabilirim.
Olsun işte. Urfa’da bizim memleket, Diyarbakır da Tunceli, Artvin de. Birileri kendilerini daha fazla vatanın sahibi sanıyor bazen. En çok sanan bazen en çok da aldanan ve o vatanı koruyamayan. Herkesin vatan sevgisi kendine göre.
Bir kimlikten sorunu olanlar, genellikle kendi kimliğinden rahatsız olan, bir anlamda gizlemeye çalışan gibi gelir bana. İster etnik kimlik, cinsel tercihler, isterse de dini kimlik olsun daha baskıcı abartılı ve karşıdaki reddedici inkara yakın bir dışlayıcı rolü benimsiyorlar. Bir anlamda aşırılıkları gizlediklerinin dışa yansıması gibi gelir bana.
Saflık övünç kaynağıdır, erillik, feodalite, bir yerli olmak, bir kimlikten bir mezhepten olmak.
Oysa çoğulculuk güzeldir, Karışmak iyidir. Bal binlerce çiçek özünden olur. Ondan güzeldir.
Herkesin sofraya getireceği bir lokma vardır, zenginleştirir. Herkesin sofrada oturacağı bir yer vardır. Yer açmak gerek. Kucaklaşmak gerek.
Geçenlerde Bulent Ortaçgil’in konserindeydim. Gitarda da Erkan Oğur vardı. Çok güzel, sözleri anlamlı, müzikalitesi yüksek parçaları keyifle dinledik. Bir parça da “Kendi kendine bir sor, nereye kadar” diye soruyordu. Aslında “aşk nereye kadar götürür ki bir ilişkiyi” diye devam ediyordu. Aşka dair yazmayacağım. Derdim sorularla.
İyi bir sohbette en önemli kısım belki soru sormak. Dinlediğine uygun, onu derinleştiren yerinde bir soru. Öyle olunca anlatılan daha da derinleşir, anlatan dinlendiğini anlaşıldığını hisseder. Farkında olmadan da daha çok paylaşır. Çünkü soru refleks olarak yanıtı düşündürtür. Yanıt paylaşıla bilir de. Ya da kişi kendine saklar. Bazen yanıt da yoktur. Olmaması da sorunun özelliğidir, katkısıdır. Daha önce o şekilde düşünülmemiştir.
Soru aslında yanıtını da içerir ve yanıtı yaratır. Dolaysıyla soru kıymetlidir. Soranı da ele verir. “Ne sordu, neden sordu, bu soruyla ne amaçlıyor?” diye. Bir anlamda soru soranı da deşifre eder.
Başkalarının bize sorduğu sorulara yanıt vermemiz veya yanıtını düşünmemiz daha kolaydır. Zor olan belki kendi kendimize sorduğumuz sorulardır. “Nereye kadar?” deriz. “Yetmedi mi?, “Bu artık son mu?” veya “mutlu muyum?”, “seviyor muyum?” diye sorarız.
Soruyu kendimize sorarken de engeller vardı. Genelde en kritik çalışılmadık yerden gelmez soru. Bir anlamda bilinçdışı sansürler. Soru yanıtını içerdiğinden o an uygun görülen yanıta, bahanelere uygun bir soru sorulur. Yanıt beklenmez veya olması gereken gibi de olmaz. O yüzdendir ki kendimize sorduğumuz soru da zordur, yanıtını bulmakta.
“El gövdede kaşınan yeri bilir” de ne yapacağını bilmez. Tekrar tekrar bazen sorup durur, etrafında dolanırız da ana konuyu es geçeriz. Bir başkası esas soruyu sorduğunda da ışık tutulmuş tavşan gibi donup kalırız orada. Sanki çıplak olarak yakalanılmıştır. Ruhun düşüncelerin en çıplak haliyle biri tarafından didikleniyor gibidir.
En kıymetli olan yol gösterici olan sorulardır. Sorular bizi yanıtlara ulaştırır. Ne sorarsak da er ya da geç onun yanıtları ile karşılaşırız.
Bazen “sorma” deriz. “sorma ne haldeyim? gibi. Bu da belki sor işte tam orayı sor, sor da hazırladığım yanıtları dökeyim ortaya. Bir anlamda çalışılmış yerdir “sorma!” denilen. Oysa esas soru başkadır.
“Kendi kendine bir sor” nereye kadar kaçar insan? Bir gün en kritik soruları kendimize sorduğumuzda yanıtımızın olması mı güzeldir yoksa o yanıtı aramak mı? Bulduğumuz yanıtlar istediğimiz midir? Soru yeterli midir yanıt için? Öz farkındalık da gerekmez mi?
Bugün söyle yapalım; Kendi kendine bir soru sor, yanıtını bilmediğin. Sonra tekrar o soruyu sor ve bu kez “yanıtını bilmek istiyor muyum?” diye de sor.
Her soruya illaki bir yanıt mı gerek? Yanıta gerek olmayan soru olamaz mı? Soru belki süreç, yanıt belki bir an. O an ki hayatın dengesinde bir yer. Hayat akar. Soru da değişir, o soruya yanıt da. Bazen bırakmak gerekir sanki soruyu. Hayat, bir gün her sorunun yanıtını verir, zamanı geldiğinde…
O zaman kendi kendine bir sor bakalım. “Nasıl gidiyor hayat?”.
Çoğunlukla bir konuda sohbette karşımızdaki söze başladığında ilk duyduğumuz sözcük “Hayır” oluyor. Devamında “hayır” denilen şey ile aynı görüşte olunsa bile o ilk refleks, koruma güdüsü veya bir şey mi kaçıyorum duygusu hâkim geliyor. Bize söylenen, anlatılan, dinlediğimiz, önerilen her şeye bir “hayır” demek sadece dil alışkanlığı mı? Daha içerde daha güçlü bir “hayır”ın dışa yansıması olabilir mi?
Her bir kişinin “hayır”ı kendine özeldir. Vardır elbet “hayır” demesinin bir sebebi diye düşünmek gerek.
“Hayır” demek itmek, bir şeyi uzak tutmak. “Evet” ise yakınlaşmak, içeri almak bir anlamda.
“Hayır” demek söylediğin doğru veya iyi değil demek. Oysa “evet” demek karşıdakinin anlatmak isteklikleri ile uyumlanmak, kabul etmek.
“Hayır” demek bazen her eleştiriyi, olumsuz olumlu değerlendirmeleri bütünüyle reddetmektir. Oysa “evet” demek benim de hatalarım olabilir, söylediklerinden nasıl yararlanabilirim demek.
“Hayır” bir anlamda olmaz demek. “Evet” ise “neden olmasın, nasıl mümkün olur”a kapı aralamaktır.
Bazen de öyle dalar ve korkularımızdan kurtuluruz ki bir boş anımızda söze “evet” diye başlar hemen ardından “hayır” deriz. “Evet Hayır” aslında tam da yakalandığımız noktadır. Evet denerek başladığı için pimanlıktır, korkunun yüze vurmasıdır, ürkekliktir.
“Evet” seninle aynı görüşteyim, haklısın diye anlaşılacaktır. O kalkanlar kuşanıldıktan sonra ise sonuna eklenen “hayır” ise bir kaçış alanını canlı tutmaktır. Güzel bir cümleye “ama” diyerek devam etmek gibidir. Gereksiz yere tedirginliktir.
“Hayır” diye konuşmaya başlayana sorsanız “neden hayır” göreceksiniz ki kendi “hayır”ına bile “hayır” diyerek başlayacaktır söze. Oysa hayatta iki “hayır” bir “evet” olmuyor. “hayır”lar daha bol oluyor sadece. Keyifle yakalamayı sevdiğim bir oyundur “hayır”ları izlemek.
Hayatı güzel kılan hayırları doğru yerde kullanmaktır. Hayır denmesi, hayatımızda sınır konulması, uzak tutulması gerekenler için gereklidir. O “hayır”ların gücü belki gereksiz “hayır”ların azalması ile olur. Her daim “hayır” diyenin gerçekten “hayır” dediği durumlar da sıradanlaşır bir süre sonra.
Benzer şekilde her şeye “evet” diyen uyumlu olmak, empatik, destekleyici olmak adına hayır diyememek de bu kez “evet”leri anlamsız kılar. Evet demek bilerek isteyerek anlayarak içselleştirerek olmalı.
“Evet”; “evet” olmalı, “hayır” da hayır. Yeterli yerli yerinde olsun. “Evet hayır” olmasın.
İnsanları genelleyerek bir iki gruba ayırma kolaycılık. Oysa her biri kendine özel ve farklı. Her biri ayrı. Ancak yine de arada basitleştirme veya en azından bazı kriterlere göre sınıflandırma kolaylık sağlıyor.
Ben üniversite öğrencilik döneminde çalışmaya başlayıp, sonra da devam ettiğim yabancı bir bankada dolar bazlı maaş alıyordum. O zamanlar kendimi denemek için kamunun sınavına girmiştim. “Sözlü”lerden sonra kazanmış, uzun uzun bol rakılı düşünmeler sonucunda da ODTÜ’de aldığımız ve bilinçaltımıza işlenen “devleti kurtarma görevi” ile TL bazlı ve neredeyse yarım ücretle kamuya geçmiştim. ODTÜ’deki çok değerli hocalarım “Geçme” dese de biraz da “ahlaklı bir kapitalist” olan çalıştığım bankanın Türkiye temsilcisinin bir abi nasihati ile kamuya geçtim. 16-17 yıl 2007’ye kadar da aralıksız çalıştım.
Kamuda “Devlet memuru” çok idi. Ben kendimce “devletin memuru” olmak istedim. Olabildimse ne mutlu bana.
“Devlet memuru” çalışsa çalışmasa görev verilmese de ay sonu maaşını alan, mümkünse işlerden, yeni bir şey yapmaktan, işleri kolaylaştırmaktan uzak duran bir tutum ve davranışı temsil ediyordu.
Bir bürokrasi atasözü der ki “çalışan memurun işi çalışmayanın maaşı/geliri artar”. Devlet memurlarında özellikle kendiliğinden bir şey yapmama, talimat ile harekete geçme en belirgin özellikti. İnisiyatif kullanmama, karar alma sorumluluğu hep bir yukarıya bırakma hali de benzer davranışlardandı.
Bu suya sabuna dokunmayan, ayın sonunu bekleyen, maaşı ile ancak var olan ama maddi açıdan çok da varlıklı olmayan bir yapıyı oluşturuyordu. Emekli eden, arada yurtdışı görevleriyle ihya eden, yazlık, ev araba aldıran, genellikle yapı kooperatif üyesi bir familyaydı. En azından eskiden öyleydi.
Bunlar bir anlamda “Banane” grubu idi. Yani kendisini doğrudan ilgilendirmeyen ve uzak durabiliyorsa bulaşmayan, karışmayan, taraf olmayanlar grubu. Öyle ki; bu türde bir amire “efendim deprem oldu” deseniz, “bana henüz bu konu ile ilgili bir yazı havale edilmedi” diyebilir. En kritik süreli yazıda “arz ve rica” karışmış ise yanıt vermeyebilir. Değil proaktif olmak gördüğünü bile yapmamak için gerektiğinde karışık dönemlerde yıllık izin kullanan, aman o imzam bir şeye neden olur, ileride soruşturulur diyenlerdendir. Bunlardan çokça gördüm, birlikte çalışma, gözlemleme deneyimine eriştim.
Bu grubun içinde dün de bugün de “banane” grupları var. Daha küçük. Bu günlerde biraz daha artmış olan. Sosyal medya kullanmayan, nerdeyse hiçbir konuda kendi yaptıkları mevzuat dahil yorum yapmayan, en küçük bir karar almayan bürokrat tipi kültür mantarı gibi birbirine benzer şekilde çoğalıyor.
Bir de bir iş yapılırken, mevzuat oluşturulurken veya karar alınırken “bana ne (var)?” diyen yeni bir grup oluşuyor belki. Yani “ben bu işi yapacaksam benim çıkarım ne?”. Bu çıkarın mutlaka bir maddi çıkar olmasına gerek yok. Amirle iyi geçinme, terfi beklentisi, bir atama veya konumun verdiği ek bazı avantajlar da kafi gelebilir.
Bu “bana ne (var)?” grubu bir işi yapabilmek veya işlemin devamı için bireysel veya bir grup olarak düşünmeye başladığında olay farklı boyuta varıyor. Çünkü gerçekten o ABD filmlerindeki gibi bu tip devlet memuru devletin halkına, yatırımcılarına, sektörüne, vatandaşlarına hizmet etmek için verdiği vergilerden ve faaliyetlerden elde edilen gelirlerle ortak bir havuzdan bütçeden besleniyor. Dolaysıyla kişi bir işte “banane” derse iş olmaz “bana ne (var)” dediğinde ise bu kez en kibar şekliyle “hoş” olmaz.
Bir başka grup daha var. Başta söylediğim kendini devletin memuru olarak gören. Yani kamusal hizmet halka hizmet, kamu yararına bir şey yapmak en yüce etki alanı. İşte o devletin memuru genelde eski köye yeni adet getiren, yeni bir şey yapan, farklılık yaratan ve bunu yaparken “banane” veya “bana ne (var)” demeyendir. Bir anlamda yapılması gereken görüp “durumdan vazife çıkaran”dır. Tabi ki bir bürokrasi atasözü olarak “yapılan hiçbir iş cezasız” kalmaz.
Bu son tür; amirlerle iyi geçinemeyen, yeni, zor, farklı ve belki anlaşılması gereken şeyler söyleyince ne eskiler, ne dönemdaşları, ne de eski köye göre düzeni kurmuş sektör aktörlerinin sevmedikleri . Uzun zorlu bir mücadeledir, durumdan vazife çıkaranların hali. Nefesi yeterse ne ala. Yetmezse veya boğazı sıkılırsa zaten bir devlet memuru yerini alır hemen.
Buraya kadar kamudakiler için yazdım. Sanırsın ki bu kamudakilerin hizmet ettiği özel sektör püri pak, zemzemle yıkanmış. Devletten baktığında özel sektör en iyiyi istihdam eden, en verimli çalışan, kaynaklarını en uygun şekilde kullanan, hızla değişeme ayak uyduran, yenilikçi rekabetçi olması beklenen bir konumda. Devlet hadi hantal, peki özel sektör çok mu ileri? 35 yıllık çalışma hayatımın 17 yılı devlet, bir kısmı özel sektör, 15 yılı da danışman olarak geçti. Gördüğüm devlette ne varsa belki daha kötüsü özel sektörde de var.
Aynen devletteki gibi “banane?”ciler olduğu kadar “bana ne (var)?”cılar da var. Benzer şekilde az da olsa durumdan vazife çıkaran da.
Devlet bir yenilenme atağı yaptığından kendisine durumdan vazife çıkaranlar en çok aranan memur olur. Özelde de eğer sermayedar biraz vizyon sahibi yenilikçi, açık fikirli ise CEO da, alt ekibi de ona göre organize olur. Sermayedarın vizyonu ve yaklaşımı eğer statükocu ise, bakış açısı “zaten kar var rekabet zorlamadıkça kalsın böyle” ise, o şirketteki yöneticiler de statükocu olur. Yenilik yapsın diye atatan CEO, sermayedarın muhafazakar bakışını şirkete yansıtır.
Bu durumda bu ekipler de uzun süre bol maaşla ve yan haklarla görevde kalma, kendi döneminde sonuç alabileceği vitrinlik ve bilançolara hemen olumlu etki yaratacak işler dışında yeni bir şeyle uğraşmama eğiliminde. O şirkette yenilik yapmak isteyenlerin de genelde ömrü uzun soluklu olmaz . Yeni atanan veya dışardan gelen ve biraz hevesle kendi hikâyesini yazmak isteyen de, iki gün sonra anlıyor ki yenilik, verimlilik değil konu.
Muhtemelen özel sektörde çoğunluk statükocu ve “korkak” olunca, kamudan talepleri de sınırlı oluyor. Bu durumda kamunun da özel durumlar hariç, bir şey yapmaması, eksik veya yanlış yapması sorun yaratmıyor.
Özel sektör sonuçta kamuya birçok noktadan bağımlı ve “Donkişot” olmak yerine “iyi geçinme” önemli. Kamunun dümen suyuna gidince kendisine hizmet vermek için vergileri ile kamusal görevde olanlar bir anda kamu hizmeti sunan değil de “patronaj” güç elde edebiliyorlar ve kamusal hizmet etmeleri gereken sektörün patronu oluyorlar. Oysa bir sektör varsa, kamuda ona hizmet vermek üzere görevli bir kurum birimi de vardır. Sektör yoksa, kamuda kurumu da olmaz.
Etrafınıza baktığınızda hem kamuda, hem de özelde “Banane?”, Bana ne (var)?” veya durumdan vazife çıkaranları görürsünüz. Biri doğru, diğeri yanlış diye değerlendirmek yerine “böyle gelmiş böyle gider” dediğimiz işlere bakmak gerek. Bu şekilde devam etmek, muhafazakâr olmak iyi mi? Neyi muhafaza ediyoruz? Yoksa biraz yenilik değişiklik iyi mi gelir? Tüm suç kamuda mı? Kel başa şimşir tarak olur mu?
Bir konuda değişim olacaksa bu kamu, özel sektör, vatandaşlar ve ilgili diğer tüm paydaşların durumdan vazife çıkarması ile olur.
Kurtuluş savaşı ve İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşu işte durumdan vazife çıkaranların yüzü suyu hürmetinedir. Her nefes alışımızda saygıyla, hürmetle, şükranla anmak gerekir.
Yaşamda bir hedefimizin olması yolumuzun belirgin olması bizi yavaşlatır. Bu aslında iyi bir şeydir. Telaş azalır. Gürültü azalır, bulanıklık kaybolur. Kendi yolunda keyifle yol alır insan. Belirgin olmayan her an değişen hedeflerde bir o yoldan bir bu yoldan sürekli telaşla bir arayış içerisinde koştururuz.
Boşa geçen zamanın telaşı kalan yolu daha hızlı almak için bizi zorlar. Hedeflerimiz netleştikçe hedef için kullanacağımız enerjimiz de artar zaman da genişler. Çünkü gereksiz enerjisi hedefi olmadığı konulardan uzaklaştırır. Kalan da kendi yol alışımıza yeter, artar.
Hayatın kendisini belirsizliktir. Ölüm mutlaktır, zamanı belirsizdir. Bu kalan hayatımızın belirsizliğini ve yaşayabileceğimiz her günü daha anlamlı kılmak için bizi zorlar.
Bir bardak suyumuz varsa bunu başımıza dökmeyiz, damla damla içeriz. Hayat işte bir damla su gibidir. İçtiğimiz her damla bazen son damladır. Bilemeyiz.
Hayat işte kendi yolumuz arama sürecidir. Keyiflidir. Telaşa gelmemelidir, ama ertelenmemelidir de. Hem de arayış devam eder. Biliriz ki kendi yolunda olmak belki bir histir, kişiyi mutlu eden.
Ne kaçırdığımız bir şey vardır geçen günde ne de gelecek günün belirsizliği. Dün yaşanmış bitmiştir. Yarın ise yenidir, yaşanacaktır. Sevinçle umutla karşılamak gerek.
Rivayet odur ki; Kurutuluş Savaşı öncesinde Anadolu işgal edildiğinde, Fransızlar da Urfa’ya doğru ilerler. Gittikçe de yaklaşırlar. Bizimkiler yine kahvede eğlenir, ciğer kebap yer, durumu izlermiş. Biri gelir der ki; ya köylere yaklaştılar. Bizimkiler çiğ köfte, köz patlıcan, acı biber, dürüme devam ederler. Kısa süre sonra biri gelir, “Fransızlar köylerde kadınlara çocuklara musallat oldular” der. Bizimkiler patlıcanı közleyip lahmacunun içine koyar.
Zaman geçer yine biri gelir der ki; “köylerdeki biber tarlalarını yok ediyorlar, acı biberler heder oluyor”. İşte o zaman Urfalı alır eline tüfeği veya ne varsa başlar Fransızı kovalamaya. Akabe boğazında kıstırıp, geldiklerine pişman ederler. Urfa da kurutulur düşman işgalinden. Pek “Şanlı” bir ilimiz olur.
Bugün yine Pazar sabahları tarihi Salı Pazarı yerinde kurulan Kadıköy üretici pazarındaydım. Dönüşte aldığım acı biberleri ve domatesleri kışa saklamak ve turşu kurmak için cam kavanoz almaya gittim. Kavanozların tanesi 12,9 TL idi. İçine koyacağım domatesin ise kilosu 10 TL. Neyse ki; kapaklarını değiştirip gelecek yıl da kullanırım. Bir çeşit yatırım yani. Haftalık pazar alışverişinden toplamından fazlasını kavanozlara ödedim. Kavanozları koymak için de marketten poşet aldım. Hala 25 kuruş. Bakın işte ona çokça sevindim.
Ülkede olan farklı şeylere herkes farklı zamanlarda, farklı tepki gösteriyor. Onlarca çocuğa bir Kuran kursunda tacize ses etmeyen bir tarikat lideri, bir sanatçının izlemese görmeyeceği dekoltesine kıyafetine laf edebiliyor. Müritlerine yanmaz kefen satan (demek ki tüm müritleri potansiyel cehennemlik) medyatik bir Hoca, etek boyu ile ekonomik problemler arasında literatürde olmayan bir ilişkiden bahsediyor. Demek onun kırmızı çizgisi de etek boyu.
Ülkenin milli varlıkları satılırken de, doğası kültürü her şeyi talan olurken de, ülkesini seven milli hassasiyetleri yüksek olanlardan ses çıkmıyor. Ülke sınırını kevgire çevirip geçerek UBER’den çağırdıkları veya kendilerini önceden belirlenmiş lokasyonlara götürecek ayarlanmış minibüslere binenler bu grup için sorun değil. Hassas çizgileri ne ise mevsimler gibi ama rutin olmayan ve tahmin edilemeyecek şekilde değişebiliyor bazen.
Ekonomide fiyatlar artıyor; ekmek, benzin, doğalgaz, elektrik, su zamlandıkça zamlanıyor. Neredeyse asgari ücretin altında kiralık yer yok. Bir kavanoz olmuş kaç lira ama poşet fiyatları enflasyondan etkilenmiyor. Belki de ülkenin kırmızı çizgisi 25 kuruşluk o poşet. İngiltere’nin tüm çöplerini ithal ederken poşeti para ile alarak çevreye duyarlıyız çokça. Ağaçların kesilmesi, yangınlar, yeni imar izinleri örneğin kimseyi rahatsız etmiyor. İllaki poşet fiyatı.
İçilen o kadar kahveye rağmen ayılamayanlar belki en son gelen kahve zammı ile uyanır. Ülkede hıyar bolluğu varken, damlası altın değerinde rakıya eşlik eden bir cacığın restorandaki fiyatına itiraz edilebilir belki. Bir normal arabanın kasko ve trafik sigortası bedeli, arabanın birkaç yıl önceki değerinin aşınca artan fiyatlar mı sorgulanır, yoksa “arabamın değeri arttı” diye sevinir mi? Yıllardır kiracısı olana fırsat bu fırsat deyip kirayı birkaç katına artıran ev sahibi depreme dayanıksız ve yaşlanmış evine zorunlu deprem sigortası yaptırır mı?
Bir grup tarikat ehli öbür dünyada kendilerini bekleyen cennete hazırlananlar için belki kırmızı çizgi çok net. Onlar için çalma, çırpma, yoksulluk, enflasyon, yalan, dolan, tecavüz, tacizde sorun yok. Onun yerine şarkılı türkülü konserler, kıyafetler, ille de kadınlar ve el ele tutuşan çiftler, bir de soğuk bira içenler felaket habercisi. O ki tüm sorunların kaynağı, hassas çizgi.
Aslında kimse kimsenin kırmızı çizgisini de tam bilmiyor. Dolayısıyla her an, herkes, her şeye atarlanabiliyor. Konuşmak, görüş alıverişinde bulunmak, iyiyi, doğruyu, ortak aklı aramak birlikte “nasıl bir arada daha güzel bir dünyada daha refah içinde yaşarız” soruna yanıt aramak, ortak geleceğe yönelik planlar yapılması da pek mümkün olmuyor.
Urfa’da çocuklar yaramazlık yapınca ağzına acı biber sürmek bir ceza değildi. Ama yine de acaba bu “acı”nacak durumdaki kırmızı çizgilerinden habersiz olanlara acı biber versek, gereksiz atarlanıp boş boş konuşanların ağzına acı biber sürsek bir süre işler iyi gider mi? Ne dersiniz?
Bu gün Dünya Barış günü. Önce kendimizle barışalım. Yapamadıklarımız, vazgeçtiklerimiz, geçmiş travmalarımız, bildiklerimiz, bilmediklerimiz, başardıklarımız, geri kaldığımız, yetişemediğimiz, hayallerimiz, kaybolan umutlarımız, bizi üzenler, üzdüklerimiz, şu ana getiren neler ise, işte olduğumuz hal ile barışalım.
Ne geçmiş atalarımızı, annemiz babamızı hepten sorumlu ilan edelim, sorumluluktan kurtulalım ne de kahrolup ezilip öylece geçmişi her şeyi hep sırtımızda taşıyalım. Ne her şeyden ne vazgeçip hayattan olduğumuz gibi kalalım değişmeyelim ne de sürekli pişmanlıkla arayışlarla daldan dala konalım bir hedefe varamayalım.
Dünü unutmayalım. Kavga da etmeyim sürekli, bırakalım dün dünde kalsın ve yarını da kendi ellerimizle yaratalım. Barışalım, sonrası için de ne istiyorsak öyle olalım. Ona yönelik emek verelim. Bir atım atalım. Kendimiz olalım. Kendi hayatımızın kontrolünü ele alalım. Kendi hızımızda istediğimiz yol da yol alalım.
Bir olalım, kendimiz olalım. Barış içinde cem olalım.
Sohbetlerde çok kullandığım tekraren anlattığım bir fıkra vardır. Tren garında genç bir delikanlı orta yaşlı bir adama saati sorar.
Adam da “söylemem der.
“Neden ki der genç delikanlı.
Adam da “şimdi ben sana saati söyleyeceğim, sonra aynı trene bineceğiz, yemek vagonunda karşılaşıp sohbet edeceğiz, ben seni sonra evime davet edeceğim, benim çok güzel genç bir kızım var, sen ona aşık olacaksın ve benden evlenmek için izin isteyeceksin” der.
Genç delikanlı da “ne güzel sayenizde ev bark sahibi olur, yuva kurarım” der.
Adam da “ben saati olmayan adama kız mı veririm” der.
Evlenmeyi düşünen biri olası tüm evlilikte olabilecekleri, başkalarının yaşadıklarını, kendi kendine düşünüp “sonuçta ayrılacağız o zaman evlenmeyeyim” demesi.
Çocuk sahibi olmak isteyen bir çiftin oturup çocuğun yaratacağı ek maliyeti sorunları kâğıda döküm üniversite sonuna kadar mali giderleri hesap edip cüzdana ve banka hesabına bakıp vazgeçmesi gibi.
Ya da bir yarışmalı sınava girmeden “nasılsa bilgi önemsiz, torpil değerli, Ankara’da dayım yok” deyip hiç çalışmaması ve doğal olarak kaybetmesi.
Bir uzun koşuda ya da bir dağa tırmanışta ilk anlardaki zorluklarda “daha başlarda böyle ise ilerde ne olur deyip” hemen pes etmesi ve kendine alışma uyum için zaman tanımaması.
Az da olsa haklı çıkılan durumlar olur. Siyaseten örneğin “Bu parti iktidara gelince söylevlerine bakmayın, şunları yaparlar” denebilir. Gerçekten de zaman içerisinde en olumsuzu düşünleri haklı çıkaran gelişmeler olabilir. Bu bazı Youtuber iktisatçıların her gün “dolar artacak” demesi gibi.
Muhtemelen bu düşüncelerin arkasında destekleyici argümanlar vardır. İnsan genelde olumluya inanmak ister ama olumsuza daha çok değer verir.
Hayat sonsuz olasılıkların içerinde bir yerdedir. Yaşamın her anı bir olasılık iken bu andan sonraki anlarda yeni sonsuz olasılıkları barındırır. Her biri kendinden sonra yeni yeni şeyleri. Bir olasılığı olması, devamında diğer sonsuz olasılıkların sadece birinin olması ve hep böyle devam etmesi aslında nihai düşündüğümü öyle düşük bir olasılık konumuna iter ki ihmal edilebilir hale gelir. Teknik terimle koşullu dağılım denir. Tavla oynayan bilir. 6+6 gelme olasılığı 1/36 iken ikinci kez atıldığında tekrar 6+6 gelme olasılığı 1/1296, 3. Kez yine 6+6 gelme olasılığı yaklaşık 50binde bir‘dir.
Nasıl ki oturduğumuz yere göktaşı düşme olasılığı da vardır, uçağın çarpma olasılığı da. Ama trafik de kaza yapma olasılığınız evde göktaşına maruz kalmanızdan daha fazladır. Düşük şiddette her saniye binlerce deprem olur, biz ancak belirli bir büyüklükten sonra haberlerde duyarız. 4-5 şiddetindeki deprem hissedilirken 7-8 yıkım getirir. Düşük riskler her gün olurken büyük risklerin olması daha seyrektir.
Yani hayatınızda bir olasılıkla riskin olması onun gerçekleşeceği anlamına gelmez. Eğer biz hayatımızdaki olasılıklardan sadece negatiflere odaklandığımızda diğer olumlu seçenekler yerine negatiflerin ağırlıklandırıldığı ve gereğinden fazla önem verildiği bir durum olur.
Bu da bizde olması gerekenden fazla kaygı yaratır. Sorunlar düğüm olmak yuma gibi görünür. Oysa çoğunlukla yumak içerinde çözülmeyi engelleyen bir iki düğüm vardır. Onlar çözülünce sorun yumağı da çözülür.
Hikâyemizdeki kişi en sonra olasılığı çok düşük bir konuyu bugüne getirip hayatın anındaki bir konuya tepki olarak gösterdiğinde hayatın onu anı ile tepkisi çok da ilintili olmayabilir. Aynen bizim hayattaki bazı tepkilerimiz gibi.
Belki çoğumuz bunu dillendirmeyiz ama tepkilerimizin bir kısmı o olursa ondan sonra o olursa sonrasında o olursa diye devam eden kendi kendine oluşturduğumuz bir düşünce sarmalların içinden doğar. Bu bir çeşit kısır düşünce kalıbıdır. Kişinin kendisini sınırlandığı ve seçeneklerini daralttığı bir durumdur.
Genellikle bunun arkasında mantığa büründürülmüş açıklamalar, mikro veya makro travmalar, yaşanmışlıklar vardır. Özgüven eksikliği, ne yapacağını bilmeme, motivasyon gibi birbiri ile iç içe konular ortaya çıkar.
Kişinin genelde yeni bir şeyi yapacağı veya bir sorunla baş edeceği kaynakların önemli bir kısmı kendi içerisindedir. Ancak biz çoğunlukla olumsuzluklara odaklandığımızda başardığımız şeyler unutulur ve değersizleştirilir, normalize edilir. Oysa başardığımız, zorluklarla mücadele edip ayakta kalmayı tercih edip yollar bulduğumuz her geçmiş yaşantımız, deneyimlerimiz veya başaramadıklarımız bile bugün ve gelecekte karşılaşacağımız sorunlara ve kaygılarla baş etmek için bize imkân sunar.
Bunun için de hem kendimizle barışık olma hem de sorunları daha objektif gerçekçi değerlendirmeye gereksinme vardır. Abartılan her durum ya çözümü öteler ya da çözülemez denip bir tarafa bırakılır yılgınlık yaratır.
Hayat bu açıdan hem olanı olumlu veya olumsuz doğru yerinde ve kararında değerlendirmek hem de olası riskleri göz ardı etmeden bir denge içinde olmaktır. Kaygıları abartmak mücadele azmimizi istekliliğimizi azaltır. Buna karşılık kaygıları sorunları yok saymak da çözüm üretmek için motivasyonumuzu eksiltir.
Hayat zaten belirli bir kaygıyı barındırır. Kaygı olması iyidir de. Bizi uyanık tutar. Ama ülkemiz gibi kaygı düzeyinin daha yüksekte dengelendiği ve artma eğiliminde olduğu bir ülke kendi kendinize ek cendereler yaratmak sağlıklı olmayabilir. Olan olur. Siz sadece sizin kontrolünüzde ve etki alanınızda olana dokunabilirsiniz. Elinizden geleni yaparsınız. Bilmediğiniz olması muhtemel şeylere ilişkin seçenekleriniz kendi kendinize azaltılır iseniz daha dar bir dünya içinde hapsolur giderdiniz. Olasıdır ki arzu etmediğiniz şeylerin gerçekleşme olasılığı artar.
Açın kapılarınızı ve hayatın size sunduğu seçenekleri olduğu gibi kabul edin. İyisiyle kötüsüyle. Abartmadan. İyi de kötü de olumlu da olumsuz da size bir sonrası seçenek için yeni bir hamle fırsatı verecektir. Hayat devam ediyor. Her gün yeni bir gün.
Türkü der ki “gün doğmadan neler doğar. Hangi günü gördün sabah olmamış”.