Hızlı Yavaşlamak; Zamanı Bükebilme Sanatı

Yavaşlama ne demek diye zaman zaman düşünüyorum. Benim için ne anlama geliyor ve ben yavaşlamak istiyorum diye kendime ne söylüyorum? Hatta ben yavaşlamak, sadeleşmek istiyorum derken daha çok şey yaptığımı ve fazla aktivite içinde olduğumu görüyorum. Dışarıdan bakan biri için “Ooo! senin yavaşlamak dediğin bu ise…” diye başlayan bir çok geri bildirimler alıyorum. Mutlaka bu geri bildirimlerin hepsi bir şeyler söylüyor.

Yavaşlamadan kastettiğim zamanı bireysel olarak bükebilme sanatı. Dolaysıyla herkesin sahip olduğu özgür, açık, sade ve eşit bir “zaman”ın içerisinde bireysel yol alış hikayemiz. Yavaşlamak veya hızlanmakta bu yol alış şekli ile ilgili gibi. Nereye ne kadar hızla gideceğin..

Nereye gitmek istediğimiz de bizim kısmen bildiğimiz, zaman içerisinde değişen bir şey. Ne kadar çok gitmek istediğimiz ulaşmak istediğimiz şeyi biliyorsak ona doğru atılan her adım bizi o kadar hedefe götürür. Bilmiyorsak da zaten hızlı veya yavaş gitmek hiç önemli değil. Nereye gitmek istediğimiz de bir nokta bir kesin durum tanımlanmış bir şeyden daha farklı. Daha çok bir olma hali; tanımlanan, açıklanan, net çizgileri olan bir şey değil. Bizimle birlikte evrilen, farkındalık artıkça netleşen, değişimin içerisinde değişimin kendisi gibi..

Bir anlamda nereye gitmek istediğimiz bir süreç aslında ne istediğimiz? Bu süreci yavaşlayarak gitmek ne anlama geliyor peki? Hızlı gitsek, biran önce varsak, hızla evrilsek, değişsek, istediklerimiz olsa, bir çırpıda hayat bayram olsa olmaz mı?

Bilmiyorum. İnsan yaşadıkça hem evrilir, hem sertleşir. Duygularımız, düşüncelerimiz, yargılarımız, ilişkilerimiz, anılarımız, geçmişten gelenler, geleceğin yükü olarak iskonto ettiğimiz hayallerimiz bizi öyle bağlar ki değil değişmek yol olmak bile zor olabilir. Bir kapanın içerisinde dolanıp durduğumuzu hissederiz hep. İlerlermiş gibi oluruz ama akan zaman içerisinde bazen küçük, bazen büyük bir kafes sarar etrafımızı. Bazen sınırlar açık, net; bazen de görünmez, bazıları da bilinç altımızda.. Bütünü bizi  şekillendirir, sınırlandırır, yönlendirir ve bizim dışımızda bir bir yön belirler. Biz kendi yolumuz diye belki o yolda ilerleriz.

Yavaşlama burada devreye giriyor sanırım. Kastettiğim de durup düşünmek biraz. Sınırlarımızı gözlemlemek, tekrarlayan davranışlarımızı, ilişkilerimizi, iyi kötü alışkanlıklarımızı, taktığımız maskeleri, açıkladığımız açıklamadığımız veya unuttuğumuz duygularımızı, öfkemizi, sevgimizi örneğin. Ya da hasır altı edilenleri, ne için çalıştığımız, neye değer verdiğimizi, kimi neden sevdiğimizi, bizi neyin korkuttuğunu, gerçekten korkulan şeylerin neler olduğu?

O kadar çok şey var ki işte o bizim şu anki halimize damla damla katkıda bulunan. Hepsi bir bütün, bizi biz yapan. Bu nedenle didiklemek, parçalara ayırmak, her birini ayrı ayrı gözden geçirmek değil dediğim. Çoğunlukla hepsi birbiri ile ilintili.

Yavaşlamak biraz zamanı bükebilmek. Biraz görecelilik; Kendine doğru daha hızlı yol almak ama dışarıya karşı yavaşlayıp olan biteni daha sakin gözetlemek. Hızla geçen zamanın akışında kaçırdıklarımızı, ötelediklerimizi, küçük mutlulukları, her ne ise hızla geçerken fark edemediğimiz. Oysa her biri yaşanan an içerisinde bir değer ifade eden, bizim çok da önemsemediğimiz.

Yavaşlamak bir anlamda kendi değişim sürecine odaklanmak. Biraz bencillik gibi gelebilir. Bu kendine saygı, kendine, olma haline, yol alışına, hayallerine saygı. Kendine değer verme, özen gösterme hali. Zamanı hayallerin için daha çok harcama. Yani bir anlamda unuttuğumuz kendimize öncelik kazandırma. Bu ne zamanı ve varlığını har vurup harman savurma, sorumsuz olma ne de tümüyle kendini bir şeyler için feda etme; ikisi arasında denge. Tek başımıza mutlu iken başkalarının da varlığı ile mutluluğu yeniden keşfetme. Çocuklar, eski yeni eşler, sevgililer, aileler, arkadaşlar, vatan, millet, sakarya… Sınır genişledikçe, daha da genişledikçe kendi benliğinden, hayallerinden çok da uzaklaşma hali. Birlikte çoğalmanın mutluluğu, kendinden çok fazla ödün vermek olmamalı sanki.

Yavaşlamak işte bu noktada durup bakabilmek; “Ne oluyor” diye.. her defasında, her anda, her zaman içimizdeki soruyu tekrarlamak “Ben kimim? Ne yapmak istiyorum?  Ne yapıyorum?” ve “Bunu neden yapıyorum”. İşte neden yaptığımız tüm sürecin kendisini yönlendiren belki de en önemli unsur. Çünkü neden yaptığımız çoğunlukla bilinmez iken bir sonraki yapacaklarımızı da şekillendiriyor. Nedeni bazen hayatın anlamı da olabilir, bizim için ya da bize dikte edilen, bir süre sonra unuttuğumuz veri olarak kabul ettiğimiz koşulsuz uyduğumuz alıştığımız bir şey de. Yıllarca oynanan bir tiyatro oyunu gibi artık o rol mü yoksa hayat bizatihi o oynanan rolün kendisi mi?

Yavaşlamak biraz kendimizle barışık olmak, kendimizi çok da eleştirmemeyi içerir. Hız, akan zamanda yetişememek, eksik kalmak, yetmemek, telaş varken; yavaşlama, kendi içerisinde sakinlik, huzur, barışıklık, olma hali, yolda olma durumunu içerir.

Yavaşlama bu açıdan tembellik, boş vermişlik, TV önünde uyuya kalma, ölü toprağı serilme, bir golü onlarca kere izleme veya yıllarca yaptığını aynen tekrar edip hayatın değişik olacağını umma, sızlanma, mutlu olmak için sürekli bir şeyler bekleme değil.

Yavaşlamak; aktif bir sakinlik içerir, kendi içerisinde. Kendi isteklerin kendi hayallerin için bir yoğunlaşma, güçlü bir enerji yaratır. Ayrıca, kendi alanımızı güçlendirme, sınırlarını belirleme, iç huzuru dengeleme için de yüksek emek harcanması vardır. Farkı bir yoğunluk, farklı bir hızlanmadır. Hızla yavaşlamadır. Zamanı kendi olma halin için büküp, o zaman diliminde kendi hızında yol almaktır.

Ben yavaşlamaya çalıştıkça daha çok aktivite yaptığımı, yeni sportif alanlara kaydığımı, hayatıma yeni kurslar, yeni eğitimler, yeni hobiler, yeni insanlar, yeni işler kattığımı görüyorum. Bazılarını da çıkardığımı. Bana göre yavaşlama sürecini bazen bir arkadaşıma veya başkasına anlatırken dinleyeni yoran bir hareketlilik içerebiliyor gibi gelebilir.  Başta söylediğim işte “”ooo bu senin yavaşlamış halin ise..” evet nasıl olduğunu bilmediğim zaman içerisinde beni oluşturan bir süreçte hızla yol almaktansa durup biraz yavaşlayıp mola vermek ve akıp giden zaman içerisinde kendime daha çok zaman yaratmak istemekten başka bir şey değil bu. Böyle olunca belki gerçekten sevdiklerime, istediklerime, hayallerime, en çok da “ben”e,  daha çok zaman ayırabilirim, oralarda daha hızlı yol alabilirim.

Yavaşlama; düşüncede, eylemde, beklentilerde azalma değil sadeleştirme, yer değiştirme ve dikte edilenleri değil kendi istediklerini ön plana çıkarma, anlamsızlıkları veya gürültüleri azaltma halidir. Bir çeşit susma, sessizlik halidir de denebilir. Bilmediğimiz, olma halimize doğru akış içerisinde olmak, zamanının içerisinde zamanla birlikte farkında olmaktır; açıp geçen her an’ın.

Yavaşlamak bir çeşit dinginlik huzur arayışıdır. Huzur alanınız biraz da sizi mutlu yapan şeylerin bütünüyle ilgili. Bir denge halidir huzur. Bu alanı ne kadar genişletirsek çeşitlendirirsek, mutluluğumuza huzurumuza katkı sağlayan kaynaklar ne kadar çeşitlenirse dengenin bozulması da odur. Büyük durgun bir göle atılan taş gibi; biraz halka/dalga yaratsa da gölün durgunluğu atılan küçük taşlarla bozulmaz. Günlük hayatta yavaşlama huzura odaklanma, atılan taşların yarattığı dalgalar için kaygı duymamayı öğrenmektir. Biliriz ki gelip geçicidir. Dalgayı görmek, anlamak, farkında olmak ve bunun gelip geçici olduğu bilmek, farkında olarak huzur içerisinde olmamızı sağlar.

Yavaşlama o hareketlilikleri de görmek demektir. Yoksa hızla akan zamanda duyduğumuz kaygılar bize nedensiz, anlamsız gelir. “Nereden çıktı” bu deriz. Küçük şeylere tepkilerimiz orantısız olabilir. Çok da nedenselliğe takılmadan ve hemen o an çözmek için ısrar etmeden, biraz bazen hayatı oluruna bırakmaktır.

Bu benim kendimle ilgili farkında olduğum ve en çok zorlandığım alanlardan. Farkında olduğum şeylere hemen çözüm üretmek, durumdan vazife çıkarmak, ek sorumluluk almak, analitik düşünmek ….

Dolaysıyla yavaşlarken fark ettiğimiz şeyler artacak. Bu nedenle artan şeyler bizde pişmanlık, telaş yaratırsa bu kez farklı bir anlamda tekrar hızlanmamız, yetişmemiz gereken yeni hedefler, kaçırdıklarımızın muhasebesi vs. olacaktır. Sanki bu yıllarca hayatının amacı dışında yol almış birinin bir gün yaşam navigasyon cihazıyla “şimdi beni hayatımın amacına götür” demesi ile “Yeniden rota tespit ediliyor. Hemen “u” dönüşü yap”. Karadenizlinin dediği gibi “oo dediğin çok yıl gerilerde kaldı…” Oysa hayatın her anında olduğun halden yeni yeniden rota belirleyip her yeni an’la yaşamımıza yeniden yön verebiliriz. Bu kendiliğinden olan bir süreç. Farkındalık işin hızlandırıcısı.

Tanzanya ve Kenya’da Mt. Kilimanjaro ve Mt. Kenya uzun trekking ve zirve çıkışlarında rehberlerden çok sık duyduğumuz  “pole pole”; Yavaş yavaş. Sadece yavaş yavaş değil, daha nazik, yumuşak, kolay, barışık bir sakin ilerleme hali için. Nefes nefese kalmadan dağın zirvesine ulaşmayı başarabilmek, yarıda bırakmamak için., güzellikleri ıskalamak için.

Pole pole..

2 Haziran 2018

 

Mutlu Olmak Varken…

Beni ne mutlu eder?

Sanırım hayattan öğrendiğim ve öğrenmeye devam ettiğim en önemli deneyimim “beni neyin mutlu ettiği ve nasıl mutlu olunabileceği”..

Bu bir şeyi almaktan,  çok bir şeye sahip veya birinin verebileceği şeyden çok bir çok şeyin birlikte olduğu,  mutluluk veren şeylerin hayatın her anında olduğu olma hali gibi.  Tek başına anlamlı olmayan ama bir bütünün içerisinde değer kazanan.

Bu bir uğraş olabilir, hobi olabilir, para kazandığımız iş, bir aktivite, sohbet edilen dost, okunan kitap, içilen bir yudum şarap, denizden sonra soğuk bira veya demli bir çay da olabilir.

Rüzgarın esintisi, seni ıslatan yağmur, bir dağın yamacı, bir yarışta bitiş çizgisine sağ salim gelmek, suda balığı görmek, suda balıkla yüzmek, tabakta balıkla rakı, dalından koparılmış bir meyve, bir meşe palamudunu çiğnemek acı acı, dikenler arasında böğürtlen koparmak, bir çiçeği resmetmek, bir yaprağa basınca çıkan sesi duymak, bir yavru hayvana dokunmak, ılıklığını hissetmek bir canlının, bir koca çınara sarılmak, yorulunca ıslak bir taşa oturmak mesela.

Seni düşünenlerin olması, düşündüklerim, kızım, oğlum, arkadaşlarım, geçmişteki anlar, sevenler, hatta üzenler..

Sağ olmak, sağlıklı olmak, nefes almak, ağzının tadı olması, huzur içinde olmak… olmak da olmak. Hayatımızın önemli bir kısmı “bizi ne eder veya mutlu olma” arayışı ile geçiyor. Bazen arkasından bakıyoruz geçip giden zamanın, bezen anda kalıyoruz yakalıyoruz bir ucundan, bazen sadece hayal kuruyoruz.

Bir bütünün içinde, her şeyimizle, olduğumuz halle yeterli ve ve bundan mutlu olup eğrilmek, değişmek, arayışa devam etmek, anları kovalamak hayal kurmak.. Bize mutluluk veren şeyleri artırmak, zamanımızı, emeğimizi, algımızı, ilgimizi onlara yöneltmek ve  vermediğini düşündüğümüz şeyleri azar azar azaltmak, çıkartmak hayatımızdan.

Bir “an” mutlu olmak yerine olduğumuz halle mutlu olmak, olabilmek..

10.10.2017

 

 

Hayaller ve Hedefler

“Hayal etmediğin şeye ulaşmasın” der yaşam guruları. Hayal etmek işin başlangıcı. Az çok herkesin hayalleri vardır. Bazıları kimseye söylenmez. Ulu orta yerde konuşulunca “ama senin ki de boş hayal” derler. Yani ulaşılması imkansız, desteksiz. Olması mümkün olamayacak cinsten. Boş hayali “ancak rüyanda görürsün” derler. Yani dünya gözüyle olmayacak şeydir. Hemen yargılanır kişi. Hayalini öteler, gizler, saklar içine. Hayal kırıklığı olur.

Hayal etmek başlangıcı dedik elde etmenin. Hedef denilen şey nedir?; Ulaşılmak istenen, gerçekleştirilmek istenen, elde edilmek istenen, varılacak şey. Aslında bu bile bir süreç, yolda olma hali gibi bir anlam içeriyor.

Bir anlamda daha iyi daha ileri yani dahası olan bir şey gibi. Hemen şimdi, ileride veya fi tarihinde de gerçekleşebilir. Küçük, büyük, “oooo” denen cinsten de hedefler olabilir. Liselinin üniversiteye girme, yan sınıftaki kızla çıkma, turnuvada gol kralı olma, orta sahadan üçlük atma.. Üniversitede biter hayaller çoğalır; işe girmek, geçinmek, ev araba almak, evlenmek….

Yaşam devam ettikçe bazıları gerçekleşir, bazıları değişir, bazıları geçmişte kalır, yenileri orta çıkar. Hep yeni hayaller hedefler olur.

Peki bir hayali hedef yapan ne? Örneğin daha demokratik, özgürlükçü, gelişmiş bir Türkiye hayal midir? Zor, imkansız diyen de olur. Bu saatten sonra şu an şükret diyen de. Bir birey için belki, bir siyasi parti için ise pekâlâ hedef olabilir. Bu genel hayal ne zaman kişinin hedefi olur ancak belki bu uğurda bir eylemde bulunması, bir STK’da görev alması yani bir şeyler yapması ile. En azından gidip oy kullandığında. Az veya çok bir eylem içerir. Tek başına bir şey değiştirmese de çorbada tuzu olur.

Daha genel hedef yerine örneğin kilo verme kendini, aynada manken gibi görme olma hayali belki bir salona üye olarak, sağlıklı beslenmeye başlayarak, yürüyüş yaparak, kendine özen göstererek hedef haline gelir. Aksi halde pizza sonrası çikolatalı pasta yerken “zayıflamak istiyorum” diye konuşmak boş hayal olabilir. Hedef değildir.

O zaman kritik konu hayallerin hedefe dönüşmesini sağlamak ve onları gerçekleştirmek. İşin bir kısmı objektif kıstaslara dayalı, hesap kitap matematik işi, yani bilimsel. Bir kısmı ise ruh hali, kararlılık ile ilgili gibi.

Aysa 50 TL biriktirip güzel İstanbul’da bir ev alma hayali kuruyor isen finans der ki bu imkansız. O kadar para ile o hedefin gerçekleşmesi sayısal olarak imkansız. Tabii o para ile loto oynayıp kazanma olasılığını katmıyorum. O yüzden imkansız dedim. Çok küçük aidatlar ile başlayıp kurulan konut kooperatiflerinin vatandaşların dolandırılması hayal kırıklığına uğraması bu yüzdendir. Küçük bir aidat ile büyük bir hayali gerçekleştireceğine inandırılırlar. Kimse de oturup hesap yapmaz, bu işin maliyeti nedir diye. 20 yıl biriktirsem ne olur. Basit 4 işlemdir aslında olmayacağını görmek.

Bununla birlikte, ara yollar vardır, farklı basamaklar, zıplama hareketi, eşik atlama…

Koçlar, yaşam koçları, diyetisyenler, şirketlerde, reklamlarda, partilerde hayal yaratır. Bol bol şekerli, unlu şeyleri tüketip sürekli diyetisyenleri zengin ediyor isen kaybedilen kilo değil sadece para ve kilo vermeye olan inanç olacaktır.

Hayalin, hedefin gerçekleşmesi bu açıdan biraz denge işi gibi. Hem tutarlılık arz edecek hem de onu gerçekleştirme yolunda bir kararlılık olacak. İşte hayali hedef yapan ve onu gerçekleştirecek olan şey de tam burada sanki.

Eğer bir senfoni orkestrasında baş kemancı olmak gibi bir hayalin olabilir. Ama hayatında eline keman almamışsan ve almaz isen olması mümkün müdür? Ama en azından bir keman kursuna gidiyorsan o yolda bir adım atılmış olur. Baş kemancı olmasan da “kemancının aşkını” çalabilirsin. Doğuştan gelen bazı özel ayrıcalıklar, saklı yetenekler OK ama gerisi şekillendirme. Tüm mobilyalar kalasdan ortaya çıkıyor.

Bir diğer konuda çok hayalin olması, çok hedefin olması ve bunların hepsi içinde çaba gösterilmek istenmesi. Çok şey istemek ve çok şeyin peşinde koşarken paylaştırılan enerjimiz ile çoğunlukla hiç birine ulaşamamak tamamlanamamak durumu.

Burada da öncelikler ve hayatın akısının dengesi geliyor devreye. Deniz kıyısında yaşayıp sabahları erken balığa çıkma hayalin ile plazadaki bir şirkette yönetici olma hayalin eş anlı olmayabilir. Ancak önceliklendirerek her ikisine de zaman içerisinde ulaşılabilir. Burada denge hayatın akışı içerisinde esnek şekilde hedefleri, öncelikleri değiştirmek, değiştirebilmek, açık olmak. Açıklık ve esneklik zamanın yarattığı değişimle ortaya çıkan fırsat ve tehditleri görmemize ve önceliklerimizi değiştirmemize katkı sağlar. Bu maymun iştahlılık gibi birinden vazgeçip bir diğerine yönelmek değil. Biraz esneklikle birinin zamanın akışında biraz daha öne gelmesi diğerinin geçici olarak buzdolabına kaldırılması gibi. Daha sonra kullanılmak üzere.

Tekil hedeflere ulaşma konusu ise iyi bir plan, gözlem, yetkinlik, kararlılık birçok şeyi kendi içerisinde barındırıyor. Ama her hayal bir başka hayaller her hedef bir diğeri ile ilgili. Uzaktan bakıldığında ilgisiz görünse de.

Neden bu hayaller ve hedeflere girdim.

Benim kendi hayatımda çok sayıda hayalim var. Bunların önemli bir kısmı da hedeflerim arasında. Bu ay içinde iki büyük hayalim için ciddi eylemde bulundum. Hayalimi hedef ve onları da ulaşılabilir hale getiriyorum.

Bunlarda ilki uzun zamandır sohbetlerde dediğim “ODTÜ’ye tekrar girsem 3 bölüm de okuma isterdim” lakırdısına konu olan. Biri iktisat ki gerçekleşmiş bir şey. Diğer iki psikoloji ve endüstri mühendisliği.

Temmuz ayında Klinik Psikoloji konusunda Yüksek Lisans’a başlıyorum. Bu alanda zaman zaman aldığım kişisel gelişim eğitimleri, okuduğum kitaplar ve özellikle kendimi ve yakın çevremdekileri daha iyi anlama, dinleme, algılama, merak etme konusundaki istekliliğim sonuçta beni bu yola itti. Muhtemelen 2019 başında 3. yüksek lisans da bitmiş olacak. Psikolog olur muyum bilmiyorum. Birine dokunmak için gerçekten ehil olmak gerek. Bir taşı kaldırınca konacağı yeri bilmek gerekir. Yoksa taş elinde kalır. Ancak belki kendime ilaç olursam bu da önemli. Bütün amaç, önce yaşamı ve kendini anlama; bu ikisi arasında anlamlı bir ilişki kurma ile ilgili. “Bir şeyler var değişecek, bir şeyler var değişmesi gereken”. Önce kendimizden mi başlasak ne..

İkincisi ise 42-43 yaşına kadar derin yerde yüzemeyen, kaskatı kesilen korkusu olan biriydim. Küçüklüğünde muhtemelen derin bir yerde suya atılmış ve bunun yarattığı bir korku ile bedensel yaş büyümüş ama suya atılan içimdeki çocuk aynı kalmış. Kendim ve yakınımdakilerin sabırlı çabası ile bu konu tamamen çözüldü. Şimdi açığı kapatmak yüzemediğim, sudan uzak kaldığım yılların acısını çıkarmak istercesine soğuk sıcak demeden suya girerim, keyfini çıkarırım. Son bir yıl içinde Ocak hariç her ay denize girmişim. Deniz tatiline gittiğimde günde birkaç saatten fazla yüzerim, tekne turunda kaptan merdiveni daha indirirken ben atlar, çekerken çıkarım. Snorkelle 8-9 metrelere dalıp, burnumu kanattığım da olmuştur. Şimdi uzun uzun yüzebiliyorum. Yüzer hale gelip de biraz uzun mesafe yüzmeye başlayınca kendime İstanbul boğazını geçme hayalim ortaya çıktı. Her vapurla karşıdan karşıya geçişte akıntıların arasında biraz da kendimi hayal ederim. Yüzmek, suda ilerlemek başka gerçekten hakkıyla yorulmadan uzun mesafe yüzebilmek başka.

Malum danışmanım ve bazı işlerde bize danışılmasından para kazanıyorum. Ben de yakında Masters Dünya şampiyonasına hazırlanan Galatasaray Yüzme takımından bir hoca ile çalışma başladım. Eskileri, bildiklerimi beni suyun üzerinde tutan hareketleri unuttum kendimi havuza suya ve hocanın dediklerine verdim, odaklandım. Gördüm ki ben kendi başıma devam etseymişim kör topal ve belki boğazı geçermişim ama işin doğrusu başka imiş. Henüz daha ilk dersler. Galatasaray’ın Kalamış tesislerinde henüz 3 -4 yaşındaki bebeler benden daha doğru yüzüyorlar ama hedefim birkaç ay içerisinde onları geçmek. Şimdi bana havuz kenarından gülerek bakıyor; “bak kolları yanlış, iyi nefes alamıyor, ayaklarını iyi vuramıyor..” Duyuyorum onları.

2018 yılında muhtemelen eğer bir aksilik olmaz ise kendimi boğazın serin sularına bırakıp akıntının da desteği ile güzel manzara ve belki yunusların eşliğinde boğazı geçerim kim bilir. En azından bu yolda kararlı şekilde ilerliyorum, daha doğru daha keyifle az yorularak yüzüyor olacağım. Uzun mesafe zaten koşuyordum. Uzun mesafe de yüzünce güzel olacak sanki.

Tüm hedeflerimi saymayayım şimdi çok zaman alır. Derim ki yaşanmış elli yılda çok hayalin gerçekleşti. Yaşanacak bir elli yıl daha olsa gerçekleştirilecek çok hayalim var. Hayatın akışında hangisine sıra gelirse paniklemeden, telaş etmeden her birine küçük büyük demeden saygıyla yaklaşarak yolda olmaya devam.
Demem o ki hayal kurun, hayallerimizin içini doldurun, adım atın, yetkinliğinizi geliştirin, yaşamın akışını önceliklendirin. Hayalleriniz gerçek olsun.

16.06.2017

Patlamış Mısır

Eve erken gelip mutfağa girince hem bu aksam hem de yarin icin yemek hazirladim. Sonrasında dun mahalledeki Kastamonu Pazari’ndan aldigim ve yerel tohum olduğunu dusundugum bir avuc misiri patlattım tencerede. Fotografi cekilene kadar yarisi bitmisti bile. Alirken iyice sordum” bak iyi patliyor degil mi?”.
 
Sinemalarda film öncesi gösterilen patlamis misir reklamini hatirlarsiniz. Biri, muhtemelen komuta eden avazi ciktigi kadar bagirir, emir ve talimatlar verir, gazlar dolduruslar ile misir askerler tek tek oldukları yerde patlamaya başlarlar.
 
Icinde bulunduğumuz hal ve gidişat, gündemden alakasız söylemler, bakanlar, imkansız olaylar, sorumsuz yetkinler, etkisiz kitleler, curetkar cahiller biran bana tencerede patlamayi bekleyen misirlari animsatti. En heyecanli olan en once patlayan, sonra yavas yavas, patir patir, sonra hepsi birden baslar. Sonra da bir sessizlik olur.
 
Ara ara birer avuç misir gibi bir dar bir kabin icinde habire bizi kizdirdiklarini, sinirlendirdikleri, ustumuze geldiklerini, zorladiklari, patlamamizi boylelikle artik tohum veremez cogalamaz olmamizi istediklerini dusundum. Patladigimizda eglencelerine meze olunan…
 
O kazana tencereye girersek, o sarmala sokulursak emin olun patlamis misir olacagiz. Her birimiz duzenin disleri arasinda.
 
O donguye girmeyelim derim, birbirimizi doldurusa getirip kizdirip daha hizli patlatmayalim. Saglam olalim. Tohum olup toprakda kok salalim. Cogalalim.
 
Patlamis misir bitmek uzere. Yaninda Vinolus Syrah’in fermante edilmis uzum suyu, yakisti mi bilemiyorum.
 
Yakistiysa ne ala..
 
Demem o ki; gun sakin olma vakti…
1.12.2016, KC