Yükünü Bırak, Bir Mola Ver Hele

Bugün Facebook, eski ve kapanan Instagram hesabımdan bir fotoğrafı çıkardı önüme. Bazen geçmiş, tam da ihtiyacınız olan anda kendini hatırlatıyor.

Nepal’in Everest bölgesine iki kez gitme şansım oldu. İlkinde hedefimiz, Everest Ana Kampı’ndan hemen önceki yol ayrımında yer alan Lobuche Peak East (6.119 m) zirvesiydi. Filmlerde gördüğümüz o yollar, dar patikalar, köyler ve asma köprüler… Yol boyunca yüksek dağların eşsiz manzaraları eşlik etmişti bize.

4.100 metredeki köyde konaklayıp yakınlardaki yaklaşık 4.500 metrelik bir dağa hızla tırmanmış; rehberimiz ve efsane dağcı Tunç Fındık, Türkiye saatiyle tam 10 Kasım saat 09.05’te zirveden canlı yayın yapmıştı. Bayağı da ses getirmişti o an.

O gece uyanıp sıcak uyku tulumundan çıktığımda, gökyüzünde kat kat sıralanmış sonsuz sayıdaki yıldızlara bakarken iyice soğuk almışım. Ertesi gün rehberimiz Tunç Fındık’ı “Yükseklik hastalığım yok, sadece hafif bir soğuk algınlığı” diyerek zorlukla ikna ettim. İbrahim Kaplan ve yerel rehberimizle birlikte 5.100 metreye çıkıp çadır kurduk. Gece yarısı kramponlarımızı takıp ipe bağlı sabit hatlardan, kar ve buz etaplarını geçerek 6.119 metredeki zirveye ulaştık. Zirveden sonra doğrudan köye indik. Gece 5.100 m kampından zirveye çıkış ve ardından 4.100 m civarındaki köye dönüşümüz toplamda 17-18 saat sürdü. Hastaydım ama ekip olarak başarmıştık.

İkinci Nepal maceram ise yine aynı bölgede fakat bir dağın eteğindeki Lukla Havalimanı’ndan sonra Everest yolunun tam aksi yönündeydi: Mera Peak (6.476 m). Gittiğim en güzel rotalardan biriydi; özellikle son metrelerde hayli zorlanmış olsam da zirveye ulaşabilmiştim.

Dağda belirli bir irtifadan sonra hayat bambaşka akar. Ağaç yoktur, bazen içecek tek damla su bulunmaz. Geceleri dondurucu bir soğuk, gündüz sert bir hava değişimi vardır. Koşullar acımasızdır.

O çetin şartlarda tüm kamp malzemelerini “Şerpa” denilen yerel halk taşır. Bizim adım atmakta, nefes almakta zorlandığımız, en ergonomik sırt çantaları ve dağcılık botlarıyla nazlanarak yürüdüğümüz yollarda; onlar sıradan ayakkabılarla bizden çok daha hızlı yol alırlar. Kamplardaki ve dağ evlerindeki her şeyi —ocak, tüp, yiyecek, kapı, beton, demir, aklınıza ne gelirse— 4.000-5.000 metrelere sırtlarında taşırlar. Yükseklerde ağaç yetişmediğinden, sobada yanan her bir odun parçası bile birilerinin sırtında 2.500-3.000 metrelerden yukarılara taşınmıştır.

Dağ evinde yanan bir sobanın etrafında toplanmak paha biçilmez bir konfordur. Ancak o sobaya atılan her odunun binlerce metre aşağıdan bir insanın emeğiyle geldiğini düşündüğümde, ateşi harlamak için bir odun daha atmak yerine üstüme kalın bir şeyler alıp oturmak bana hep daha doğru gelmiştir.

Nepal’de yürürken ilk öğrendiğiniz kural şudur: Sırtında ağır yükle gelen Şerpalara ve yük hayvanlarına her zaman yol verilir. Yükü taşıyan onlardır, öncelik onlarındır. Önüme düşen o fotoğrafta da mola vermiş bir taşıyıcının yol kenarına bıraktığı devasa yükü görünüyordu.

O zamanlar Instagram paylaşımımın altına şöyle yazmışım:

“Bazen yükünüz size ağır gelmeye başladığında, bir mola vermek en iyi çözüm olabilir.”

Hayatta taşıdığımız her yükü öylece yol kenarına bırakamıyoruz elbette. Hatta çoğu zaman “Bu yük gerçekten benim mi, neden taşıyorum?” diye sorgulamıyoruz bile. Sanki o yüklerle doğmuşuz ve sonsuza kadar taşımak zorundaymışız gibi… Oysa zamanla o yük, taşımaya alıştığımız, hatta üzerinden kimlik kazandığımız bir dert haline gelebiliyor. Bırakmayı düşünmek bile alışılmışın dışında geliyor insana. Nasıl olur? Yük olmadan insan nasıl yaşar? Hafifleyince kuş olup uçar mı, yoksa kendine hemen yeni bir yük, yeni bir dert mi arar?

Bu yaşımda gördüğüm şu ki: Bizim “yüküm” diyerek taşıdığımız ve taşımakla övündüğümüz pek çok şey, başkaları için tıpkı Nepal’deki turistlerin biz dağcıların Şerpaların yüküne baktığı gibi. Biz o yükün altında telef olurken, dışarıdan bakanlar durup bir fotoğraf çekiyor, belki bir cümle söyleyip geçiyorlar. Anlıyorlar ya da anlamıyorlar ama günün sonunda kendi yollarına devam ediyorlar. Biz ise yükümüzle baş başa kalıyoruz.

Hayatta tercihlerimizin tamamen kendi elimizde olduğunu sanırız. Oysa özgür düşünme esnekliğimizi zamanla kaybederiz. Alışkanlıklar, çevre, sığındığımız kimlikler ve hatta memnun olmadığımız ama çıkamadığımız konfor alanları zihnimizi kısıtlar.

İşte tam da bu yüzden, bazen mola verip yüklerimize şöyle bir bakmak, biraz soluklanmak gerek. Yük yine yerinde dursun ama hayat, arada bir soluklanmayı hak ediyor.

Hani Karacaoğlan at sırtında Anadolu’yu dolaşmış, her güzele bir türkü yakmış ya… Bir güzele sevdalanıp karar kılsa diğerlerine haksızlık olacağından, her gördüğüne aşkını ilan etmiş. Olur da Karacaoğlan Nepal’e gidip Everest yollarında yürüseydi, çıkarır currasını nefes nefese oracıkta söylerdi muhtemelen:

“Nepal yolları taşlı,

Sevdiğim kara kaşlı.

Dün bakmadım yüzüne,

Bugün gözlerim yaşlı…”

Karacaoğlan o köy senin bu köy benim dolaşırken, arkasında bıraktığı kara kaşlı sevdiklerinin kalbini kırdığını belki de hiç fark etmemiştir.

Kendisinden sonra gelen, belki de ondan el alıp türkülere nefes olan Neşet Ertaş “Cahildim dünyanın rengine kandım” derken, işte o bakıp da gönül gözüyle görmeden geçip gitmekten bahseder:

“Garibim can yıkıp gönül kırmadım,

Senden ayrı ben bir mekan kurmadım.

Daha bir gönüle ikrar vermedim,

Batınım sen oldun zahirim sensin,

Evvelim sen oldun ahirim sensin…”

Pişmanlığını dile getirir, hatasını kabul eder. Derdi de derdinin dermanı da yârdır; ama geç anlamıştır. Cahaldır, cahildir.  

Bugün belki de sırtımızda ne taşıyorsak biraz hafifleyip bir mola verme zamanıdır. Şöyle sevdiğimiz ne varsa —bir bardak su, çay, ayran, rakı ya da şarap— içelim, bir soluklanalım, kendimize gelelim. Varsa pişmanlıklarımız, dünyanın rengine kanmışlığımız; varsın tek aldanışımız bu olsun. Bir daha da olmasın.

Leave a comment