Bir Elmayı İkiye Bölmek ve Hakkaniyet

Yazının başlığı “Neden Cumhurbaşkanı adayı değilim?” olacaktı ki değiştirdim.

Mesleki deformasyon ile birçok konuda aktüeryal bir bakış açısı getirmeye çalıştığımı fark ettim. Fark edince de daha dikkatli oluyorum. Aktüerim. İşimiz çoğunlukla hesap kitap, olasılık; özellikle de geleceğe yönelik tahmin. Aktüeri “geleceğe yönelik destekli tahmin yapan kişi” diye tanımlıyorum. İşin içinde hesap kitap ve olasılık olunca, söylediklerimiz daha inanılır oluyor: Aktüeryal denge var mı? Varlıklar ve yükümlülükler orantılı mı? Paylaşım hakkaniyetli mi? Adil mi? Hep bir denge unsuru aranır.

Ancak bunu anlatmak da kabul ettirmek de zordur. Herkes kendisine daha fazla düşmesi durumunda ses çıkarmaz, kendi hakkını maksimize etmek ister. Tarafsız bir göz; görüş ayrılıklarını, farklı varsayımların etkisini, genç ile yaşlı üyenin beklentilerini, bugünü ve yarını dengeler. Yapılanın en iyi çözüm olduğu ilgili tüm taraflara şeffaflıkla iletildiğinde herkes sakinleşir ve uzlaşır.

Çoğunluğun dediği her zaman mutlak doğru değildir; ama bu, azınlığın dediğinin olacağı anlamına da gelmez. Bazı şeyler oylanmaz, oylanamaz. Oylanması mevzuata uygun olabilir ama hakkaniyete ve genel hukuka uygun olmaz. Örneğin; koalisyon olmaması için seçim barajının %33 olması referandumda oylanabilir mi? Asgari ücretin aylık 10 bin dolar olması oylanabilir mi? Seçimi kaybedenlerin mallarının kazananlara devredilmesi oylanabilir mi? Temel haklar vardır; evrensel değerler oylamaya sunulamaz.

Paylaşmanın ve karar vermenin zor olduğu durumlarda hakkaniyeti azami ölçüde sağlamak için basit yollar vardır. Bir elmanın (veya kolayca paylaştırılamayan bir şeyin) her iki tarafın da kabul edeceği şekilde nasıl ikiye bölüneceğine dair çok bilinen bir yöntem vardır: Biri böler, diğeri istediği yarıyı seçer. Dolayısıyla bölen kişi o kadar adil bölünmeye çalışır ki, kendisine hangi tarafın kalacağının bir önemi kalmaz. Karşı taraf için makul olmayan, senin için de makul değildir.

Öyle bir Anayasa, öyle kurumlar ve yetki dağılımları olmalı ki; kim gelirse gelsin çoğunluğun değil, çoğulculuğun kazanacağı bir yapı oluşsun. Ortak değerlerimizi ve geleceğimizi geliştiren bir sistem kursun. Biri daha iyi yapar, diğeri daha az iyi yapar; biri hızlıdır, öbürü biraz yavaş olabilir. Ancak ülke olarak biz ileriye doğru hep birlikte yürüyor olmalıyız. Anayasa biraz da bu demek değil mi? ANAyasa…

Anayasa ve sistem tartışmalarının yapıldığı her dönemde şunu düşünürüm: Bu sınırsız yetkilerle donatılmış herhangi birine ben gözüm kapalı ‘tamam’ diyor muyum? Beni o yetkiliye karşı koruyacak, denetleyecek kurumlar ve bir sistem var mı? Yoksa bir terslik var demektir. Bugün biri, yarın başkası… Risk çok yüksek.

Rüyanızda en sevmediğiniz bir liderin tüm yetkileri tek başına eline geçirdiğini, diğer kesimlerin görüşlerini hiçbir şekilde dikkate almadığını ve yapabileceklerini tek tek gördüğünüzü hayal edin. Liderin kim olduğu önemli değil; sağdan, soldan, milliyetçi, yurtsever, laik, muhafazakâr, ateist, Kürt, Türk, Alevi, Sünni fark etmez. Sadece bu yetkilerle nelerin yaşanabileceğini düşünün. Kabus olur, ter içinde “Hayır!” diye bağırarak uyanırsınız.

Bana bu yetkileri verseler, çok iyi niyetle Türkiye’yi geliştirecek onlarca proje üretebilirim. Çok sayıda danışmanla kısa sürede çok şey yapabilirim. Hatta bunu yaparken hakkaniyeti göz ardı etmeyeceğimi düşünürüm. Doğaya zarar veren projelere, şeffaf olmayan kamu harcamalarına, ülkeyi uzun süreli döviz bazlı yükümlülük altına sokan garantili ödemeler içeren yap işlet devret projelerine, liyakatsizliğe, ayrıştırmaya, ötekileştirmeye, özgür düşünceyi ve sanatı engelleyen her şeye şimdiden hayır derim.

Peki, bu yetkilerle iyi bir Cumhurbaşkanı olur muydum? Emin değilim.

Hâlâ ön yargılarım, eksikliklerim, mesleki ve kültürel deformasyonlarım var. Farkında olmadığım bilinçaltım, yaşadıklarımdan öğrendiklerim, iyi ve kötü tecrübelerim, aldanmışlıklarım, aklımın ermediği tonla şey var. Bu yüzden kendimi o pozisyonda istemezdim. Birilerine zarar vermekten, yanlış yapmaktan, kul hakkına girmekten, adil olamamaktan çekinir ve cesaret edemezdim.

Demem o ki; öyle bir sistem ve kurumlar yapısı olmalı ki, kim seçilirse seçilsin çoğulculuğun ve birlikte yaşamanın kazandığı bir denge kurulsun.

Atasözümüz ne güzel söyler: “Ekmekçiyi ekmekçiye ver, bir ekmek de fazla ver.” Herkes bildiği işi yapsın, uzmanlaşsın. Görev dağılımı olsun, uyum sağlansın. Birinin yaptığını başkası bağımsız bir gözle denetlesin. Devletin memuru herkese eşit mesafede dursun.

Bu şekilde umarım neden Cumhurbaşkanı adayı olmadığım da netlik kazanmıştır.

Hem yaşım geçkince hem düşüncelerim ince hem hamım hem bu yetkiler olunca ben ne yaparım.

Emeklilik, yaşlılık, tarım üzerine düşünmek, türkü dinlemek, yeni yüksek lisans yapmak varken Cumhurbaşkanlığı bu yaşta çekilecek dert değil.

Eksik olsun.

2.9.2026

Leave a comment