Bugüne kadar gördüğüm en büyük çam ağaçlarından biriydi. Gödence köyünde bir çeşmenin hemen üzerindeydi. Tüm haşmetiyle fotoğraflamak istedim. Uzaklaşınca o büyüklük fotoğrafta kayboldu. Yine yazmak istedim onu. Bir gün o çamın altına gidip ocağımla çay demleyip ağustos böceklerinin müziği eşliğinde çayımı içeceğim. Sarılırım muhtemelen. Mutlaka söyleyecekleri, anlatacakları vardır. Bu kadar zaman yaşanmışlıklarından kalanlar vardır.
Yaklaşınca odaklanınca büyüyen uzaklaşınca odağımızı değiştirince küçülen ne çok şey var belki.
Herkesin yarası kendinedir. Aynı dert ayrı yerden acıtır insanı. Her birimizi farklı etkiler.
Kimi sürekli düşünür durur. Kimi hemen unutur, başka şeylere dalar.
Kimi sürekli göz önünde tutar. Kimi ardını döner, önüne bakar.
Kimi yakınında tutar kontrol etmek için, kimi uzaklaşır alıp başını gitmek için.
Her dert ayrı şekilde tınlatır gönül telimizi. Her biri ayrı türkü olur çalınır. Her âşık farklı sözcüklerle anlatır.
Kimi dert diye ölümü anlatır, kimi ayrılığı daha zalim görür.
Kimi sıla hasretiyle yanar, kimi diyar diyar dolaşır, avunmak ister.
Her türküde dertler farklılaşır, çoğalır. İnce dertlere tabip saramaz.
Her derde derman bulunmaz. Dert bazen derman olur.
Derman ellerimizdedir oysa. Geç anlaşılır. Derdimizle dertleşiriz. Barışırız o zaman. Huzura ereriz. Sakinleşiriz.
Olduğumuz haldeki iyilikleri, olumsuzlukları dertleri de kabulleniriz. Bu çaresizliğin verdiği bir kabulleniş değildir. O an olana olunana saygıdır. Olanı kabullenmedir.
Hayat devam eder. Bazen iyi şeyler daha yakınlaşır, onlara odaklanırız, mutlu oluruz. Bazen olumsuzluklar yakınlaşır karamsarlığımız artar bize kendimizi kötü hissederiz.
Oysa olan ne varsa olduğu gibidir. Öyle değil midir?
